Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları
Yazarlar
- Yilmaz, Ozgur(20)
- Saylan, Kemal(13)
- Damlıbağ, Fatih(12)
- Çelik, Recep(11)
- Nazir, Bayram(7)
- Yaşaroğlu, Hasan(7)
- Gök, İlhan(6)
- Gökçek, Mehmet Fatih(6)
- Gülmez, Abdurrahman(5)
- Türkal, Merve Karaçay(5)
- Kiremitçi, Ferdi(4)
- Akrep, Mehmet Yunus(3)
- Aktürk, Mehmet Yunus(3)
- Bağrıaçık, Yeşim Işık(3)
- Doğan, Kadir Caner(3)
- Gözün, Abdulvehhab(3)
- Karademir, Aysenur(3)
- Kerimoğlu, Özkan(3)
- Kurban, Nurahmet Kurban Nur Ahmet(3)
- Çiftçi, Ali(3)
- Şen, Fatih(3)
- (Alieva), Vildane Özkan(2)
- Bal, Bülent(2)
- Bozkurt, Hasan(2)
- Doğan, Hasan(2)
- Evren, Savaş(2)
- Gönan, Yavuz(2)
- Hakkıoğlu, Mümin(2)
- Sancak, Kadir(2)
- Sipahi, Ferkan(2)
- Somuncuoğlu, Seda Özsoy(2)
- Yeşilçayır, Celal(2)
- Yılmaz, Banu(2)
- Acar, İlknur(1)
- Ak, Muammer(1)
- Akaryali, Enver(1)
- Aksakal, Vecihi(1)
- Aksoy, Adem(1)
- Aksoy, Metin(1)
- Akyürek, Suat(1)
Yayınlar
- MakaleAçık Erişim2025Zamanın Döngüsünde Devlet ve İktidar: İbn Haldun’da Döngüsel Tarih Anlayışı
Serdar, Erdoğan
Tarih boyunca insanların bir araya gelerek oluşturmuş oldukları toplumlar, bu toplumların yönetimi, yönetim düşüncesinde ortaya çıkan devlet kurumu ve siyasi ortamın doğası, yüzyıllar boyunca düşünürlerin sıklıkla tartıştıkları ve fikir ürettikleri alanlardan biri olmuştur. Bu alanların nesiller boyu aktarımında ise en önemli görevi; tarih bilimi, disiplini üstlenmektedir. Bu makale, İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinden hareketle döngüsel tarih anlayışı üzerinden felsefesini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu amaca uygun olarak girişte İbn Haldun’un tarihsel olaylara dair yaklaşımının sadece kronolojik bir hikâye anlatımı olarak değil, aynı zamanda toplumsal yapıların, siyasal iktidarın ve insan tabiatının, benzer şekilde devletin döngüsel bir süreç olarak ele alındığı gösterilmeye çalışılmıştır. Birinci bölümde İbn Haldun düşüncesinde önemli yer tutan tarih anlayışının temel kavramları çok derine inmeden açıklanmış, umran fikrinden hareketle özgün düşüncesi ortaya konularak temel bilgiler verilmiştir. Çalışmanın amacını oluşturan ikinci bölümde ise devletin doğuşu, yükselişi ve çöküşü gibi siyasal süreçlerin asabiyet kavramı etrafında şekillenen döngüsel zaman modeli bağlamında nasıl kavramsallaştırıldığı analiz edilmektedir. Sonuç kısmında ise İbn Haldun’un tarih felsefesinin tarihsel olayları anlamada indirgemeci yaklaşımların ötesine geçtiği ve çok katmanlı bir açıklama sunduğunu ve bunu ortaya koyarken son derece özgün bir düşünceyi aktardığı ama bütün bunlara rağmen modern dünyadaki bazı durumları açıklamada yetersiz kaldığı eleştirileri vurgulanarak değerlendirme paragrafı ile birlikte çalışma sonlandırılmıştır.
- MakaleAçık Erişim2025Bizans İmparatorlarının Kuzeyli Muhafızları: Varegler
Şen, Fatih; Çog, Mehmet
Bizans İmparatorluğu’nun uzun tarihi boyunca imparatorların kişisel güvenlikleri her zaman önemli bir mesele olmuştur. İmparatorluk bünyesinde kurulan ve Hetaireia olarak adlandırılan özel muhafız alayları, bu zorlu görevi üstlenmiştir. Ancak bu muhafız alayları, her zaman imparatorlara sadık olmamışlardır. Bizans tarihinde pek çok kez bu muhafızlar, gaspçı imparatorların ya da isyan eden yetenekli komutanların yanında yer alarak imparatorları arkadan vurmuşlardır. Sadakatleri çok kolay bir şekilde para ile satın alınan bu muhafızlar; saray teşkilatının aksamasına, daha da önemlisi imparatorun hayatının tehlikeye girmesine neden olmuştur. Bu durumun getirdiği tehlikelerin farkında olan İmparator II. Basileios 988’de radikal bir karar ile kişisel muhafızlarını yerli unsurlar yerine o dönemde Kiev’de yaşayan ve sadakatleri ile tanınan Kuzey kökenli Vareglerden seçmeye karar vermiştir. Bundan sonraki süreçte iki kısma ayrılan Vareglerin bir bölüğü imparatorların özel muhafızları olurken diğer bir bölüğü de merkezi orduların içerisine paralı askerler olarak alınmıştır. II. Basileios’un bu tarihi kararından sonra hem sarayda hem de saha ordularında görev alan Vareg savaşçıları, Bizans İmparatorluğu’nun eski parlak günlerine kavuşmasında oldukça büyük katkılar sağlamışlardır. Vareglerin yeni kurulan Rus Devleti’nin siyasi, kültürel ve ekonomik tarihine de oldukça fazla etkileri olmuştur. İlk Rus Devleti’nin Bizans Ortodoksluğunu kabul etmesini, aynı zamanda Bizans adına Karadeniz’den gelecek tehlikelerin de önünün kesilmesini sağlamışlardır. Bu çalışmada Vareg muhafızlarının ve paralı askerlerinin Bizans'ın asker açığını kapatmasına ve eski gücüne kavuşmasına ne türden katkıları olduğu hakkında bilgi verilecektir.
- MakaleAçık Erişim2025Eskiçağda Toplumsal Cinsiyet Olgusu: Hititler Örneği
Aktürk, Mehmet Yunus; Bingöl, Orhan
Toplumsal cinsiyet olgusu insan hayatının ve dolayısıyla insani disiplinlerin orta yerindedir. En temelde toplumun kadına ve erkeğe karşı eşitsiz algılarını, yaklaşımlarını ve uygulamalarını ifade eden toplumsal cinsiyet aynı zamanda kadını ikincilleştirmektedir. Kadın, toplumsal cinsiyeti sebebiyle başta ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal alanlarda erkeğin ötekisi halinde değerlendirilmektedir. Bu durum, toplumsal ve bilimsel açılardan görece yeni ele alınmakla birlikte tarihsel bakımdan o denli eskidir. Çünkü tarihin çeşitli dilimlerinde ve medeniyetlerinde toplumsal cinsiyet ayrımının varlığı açıkça görülür. Bu anlamda Eskiçağ Anadolusu’na bakıldığında Hititler dikkate değerdir. Anadolu’nun yazılı tarihini başlatan Hititler, erkek ve kadına dair hayata geçirdikleriyle Anadolu’daki toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin de miladı olarak kabul edilebilir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyetin Anadolu’daki sosyolojik başlangıcını Hititlerdeki kadın ve erkeğin gerçekleştirdiği söylenebilir. Bu makalede söz konusu başlangıç incelenmekte, toplumsal kurumları ve genel sosyal ilişkileri dâhilinde Hitit toplumunda kadın ve erkeğin cinsiyet eşitsizliği değerlendirilmektedir.
- MakaleAçık Erişim2025İlk Mekteplerdeki Din Derslerinin Mantığı: Muallim Abdülbaki Örneği
Atalay, Abdurrahman
Öz: Cumhuriyet Türkiye’sinde idareci kadrolardan bağımsız bir din, siyaset, hukuk, ekonomi ve eğitim anlayışının teşekkül etmeyeceği muhakkaktır. Siyasî iktidarın dinî alandaki belirleyici tavrının izleri, kendi beyanatlarının yanı sıra dinî yayınların üslup ve muhtevalarından da takip edilebilir. Özellikle Erken Cumhuriyet Dönemi’nde kaleme alınan din dersi kitaplarının siyasî iktidarın beklentilerini karşılayacak dinî/siyasî esasları ihtiva ettiği bilinmektedir. Bu çerçevede Muallim Abdülbaki’nin (ö. 1982) ilk mekteplerin üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfları için yazdığı “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” kitabı dönemin siyasî ve dinî ruhunu gösteren önemli yayınlardır. Bu yayınların isim, muhteva ve üslup olarak temsil gücü yüksek olması, çalışmamız için tercih sebebi olmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca din dersi külliyatına ait bu ve benzeri yayınlarla ilgili önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalar bağlamında araştırmamızda kelâm ilminin ilke ve yöntemleri çerçevesinde konunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Zira son dönem Osmanlı düşüncesinde Yeni İlm-i Kelâm’ın güncel konuları arasında yer alan materyalist, pozitivist, laik ve seküler yaklaşımların ele alınıp tartışıldığı bilinmektedir. Bu tartışmaların pratik hayatta karşılıkları da olmuştur. Bu beşerî akımlar, dönemin mütefekkirlerinin din-dünya tasavvurlarına ve dolayısıyla dini yorumların şekillenmesine etki etmiştir. Cumhuriyeti kuran kadrolar nezdinde ise bu akımlar, hayatın her alanını düzenlemesi gereken temel prensipler seviyesine çıkarılmıştır. Bu bakış siyasî, sosyal, kültürel, ekonomik sahaya yansımakla kalmamış din anlayışına, inanç, ibadet ve ahlâk gibi dinin temel unsurlarına da kuvvetle sirayet etmiştir. Ayrıca muasır Batı medeniyetine ulaşmak için dinî alanı yeniden tanımlama ve geleneksel din anlayışını tasfiye etme çalışmaları, o dönemin din anlayışının teşekkülünde belirleyici olmuştur. Siyasî merkezin materyalist, pozitivist, laik ve seküler yaklaşımının ve bu yaklaşımıyla doğrudan alakalı olan muasır medeniyet seviyesine çıkma hedefinin dinî alandaki izdüşümlerini araştırmak, çalışmamızın esasını ve kapsamını teşkil etmektedir. Kurucu kadroların din/dünya anlayışı ve bu anlayışın Muallim Abdülbaki’nin din dersi kitaplarındaki yansımalarını tespit edip örnek metinler eşliğinde ortaya koymak, karşılaştırma yapmak ve irtibatlı olduğunu düşündüğümüz kavramlarla kelâm ilminin yetki ve imkânları ölçüsünde ilişkilendirmek de çalışmanın yöntemini oluşturmaktadır. Bu haliyle ele aldığımız konu klasik bir kelam çalışması olmaktan uzak fakat Yeni İlm-i Kelam çalışması olmaya da namzettir.
- MakaleAçık Erişim2025Siyonist Stratejilerde Süreklilik ve Değişim: Oded Yinon Planı Üzerinden Bir Değerlendirme
Sahinoglu, Muhammet Cemal
Amaç: Bu çalışma, 1982 tarihli Oded Yinon Planı’nı yalnızca kendi dönemsel bağlamında bir strateji belgesi olarak değil, aynı zamanda 19. yüzyıldan itibaren şekillenen Siyonist stratejik tahayyülün süreklilik gösteren bir parçası olarak değerlendirmektedir. Bu çerçevede, İsrail’in kuruluşundan önceki demografik ve ideolojik planlamaların Yinon Planı’na nasıl yansıdığı, çalışma kapsamında geliştirilen Yinon Ülke Tipolojisi (YÜT) aracılığıyla sistematik biçimde incelenmektedir. Tasarım/Yöntem: Araştırmada nitel yöntem benimsenmiştir. Veriler, kütüphane kaynaklarından elde edilmiş ve analiz sürecinde tarihsel analiz tekniği uygulanmıştır. Oded Yinon Planı, ilgili tarihsel belgeler ve ikincil literatür ile birlikte “süreklilik” ve “değişim” eksenlerinde değerlendirilmiştir. Oded Yinon Planı'nda adı geçen ülkeler arasında yapılan karşılaştırmalar, YÜT çerçevesinde yürütülmüştür. Çalışma nicel bir test veya ölçüm iddiası taşımamaktadır. YÜT, ülkeleri dört temel stratejik yaklaşıma göre kavramsal biçimde sınıflandırmakta ve bu sınıflandırmayı sayısal veriler yerine belgelere ve örnek olaylara dayalı olarak temellendirmektedir. Bulgular: Elde edilen bulgular, Oded Yinon Planı’nın 19. yüzyıldan itibaren gelişen Siyonist stratejik düşünceyle güçlü bir süreklilik içinde konumlandığını göstermektedir. 1982 sonrasında Lübnan, Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde gözlenen siyasal ve coğrafi dönüşümler, büyük ölçüde bu tarihsel stratejik çerçeveyle örtüşmektedir. Temel stratejik hedefler sabit kalmakta, buna karşılık kullanılan araçlar ve süreçler dönemsel koşullara göre çeşitlenmektedir. Ayrıca, YÜT’te tanımlanan dört stratejik yaklaşım, incelenen örneklerde farklı biçimlerde karşılık bulmuştur Sınırlılıklar: Çalışma, Yinon Planı’nda öne çıkan Lübnan, Irak, Suriye, Mısır ve Filistin örneklerine odaklanmaktadır. Arap Yarımadası (Suudi Arabistan ve Körfez monarşileri) bölgesel bir bütün olarak ele alınmış, Ürdün ise Filistin bağlamında değerlendirilmiştir. Özgünlük/Değer: Bu makale, Oded Yinon Planı’nı 1982 yılına özgü yorumların ötesine taşıyarak onu Siyonist stratejik tahayyülün tarihsel sürekliliği içinde konumlandırmaktadır. YÜT aracılığıyla, ülkeler arası stratejik araç ve kalıplar sistemli biçimde karşılaştırılmakta, belgesel ve vaka temelli nitel göstergelere dayalı tipolojik benzerlikler ortaya konmaktadır. Böylece çalışma, literatüre hem kavramsal bir tipoloji hem de tarihsel kanıtlara dayalı, karşılaştırmalı ve belge temelli bir analiz çerçevesi sunmaktadır.
- MakaleAçık Erişim20251059 Melfi Konsülüne Kadar Normanların Güney İtalya’daki Askerî Faaliyetleri
Şen, Fatih
Vikingler, Viking Çağı olarak adlandırılan VIII. asrın sonlarından XI. asrın ortalarına kadar olan dönemde İskandinavya’yı terk edip Avrupa ve dünyanın pek çok bölgesinde yağma, baskın, fetih ve ticari faaliyetlerde bulundular. Bahsi geçen dönemde Kuzey Fransa’ya yerleşen Vikingler burada kimlik değişimine uğrayarak Norman adını aldılar. Zamanla ana vatanları olan İskandinavya’dan gerçekleşen göçler ile nüfusları oldukça arttı. Nüfus artışı beraberinde miras paylaşım sorunlarını da getirdi. Zira Norman geleneklerine göre ailenin en küçük erkek çocukları ya mirastan çok az pay alıyor ya da hiç pay alamıyorlardı. Dolayısıyla Norman gençleri de miras paylaşımı sorunlarından dolayı önceden beri zenginliklerinden haberdar oldukları Güney İtalya’ya servet edinmeye gittiler. Normanlar önceden hacı adayları olarak ya da haç ziyareti dönüşünde İtalya’ya uğrayıp buranın zenginliği hakkında soydaşlarına hikâyeler anlatıyorlardı. Başlangıçta Güney İtalya’da Papalık, Bizans ve yerli güçlerin ordularında paralı askerler olarak görev yapan Normanlar zamanla bu toprakların sahipleri olmaya başladılar. Güney İtalya’ya ilk başta Hristiyan hacılar olarak gelen Normanlar üstün askeri yeteneklerinin fark edilmesi sayesinde hem yerli hem de yabancı güçlerin ordularında yer almaya başladılar. Daha sonra yeni gelen göçlerle birlikte sayıları artınca kendi adlarına fetihler yapıp toprak sahibi olmaya başladılar. İlerleyen süreçte önce Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun vasalı oldular. Sonra ise 1059 Melfi Konsülünde Papa’yı ruhani lortları olarak kabul ettiler. Bu çalışmada 1059 Melfi konsülünden önce Normanların Papalık gibi yerli ve Bizans gibi yabancı unsurlarla mücadele ederek nasıl bir siyasi süreç sonucunda bu kazanımları elde etmeleriyle beraber bu kazanımlara etki eden stratejik faktörler üzerinde durulacaktır.
- MakaleAçık Erişim2025Din ve Mezhebin Aynîleştirilmesi Sorunu: İran İlkokul İslam Dersi Kitaplarında Şiî Temalar
Demir, Habip
Çalışmamızda İran İslam Cumhuriyeti ilkokul 2, 3, 4, 5, ve 6. sınıflarda okutulan “Hediyehâ-yı Âseman: Ta‘lim ve Terbiyet-i İslâmî” adlı ders kitapları temel alınarak üç ana tema çerçevesinde (inançlar, ritüeller, rol model şahsiyetler) değerlendirme yapılmıştır. Kitapların, tüm İran’da okutulan zorunlu ders kitapları olması ve dersin adının “İslam” vurgusuna sahip olmakla birlikte kitaplarda Şiî inanç sistemi çerçevesinde özellikle İmamet, Mehdî inancı, Âşûrâ ve Kerbelâ anlatısı ve Şiî şahsiyetlerin yüceltilmesi gibi konulara yoğun biçimde yer verdiği görülmüştür. Ayrıca, kitaplarda öğrencilerin duygusal bağ kurmalarını sağlamak amacıyla İmamlar ve Şiî figürlerin insani yönleri ön plana çıkarılmıştır. Çalışmada, eğitim ve ders kitapları aracılığıyla devletin ideolojik ve mezhebî yöneliminin gelecek nesillere aktarılmasının hedeflendiği görülmüştür. Elde edilen verilerden hareketle İran İslam Cumhuriyeti din eğitimi uygulamalarının yalnızca bilgi aktarımıyla sınırlı olmadığı aynı zamanda mezhebî kimlik inşasını hedefleyen ideolojik bir yön taşıdığı ve mezhep temelli bir yapı arz ettiği sonucuna varılmıştır. Dersin adının “İslam” olmasına ve yapılan birçok vurgunun İslam üzerinden bütüncül bir bakışla yapılmasına rağmen verilen eğitimin Şiî mezhebine göre temellendirildiği, böylece din ve mezhebin bir bütün olarak anlaşılıp İslam ile Şiîliğin özdeş olarak görüldüğü tespit edilmiştir.
- MakaleAçık Erişim2025Azerbaycan’da sovyet yönetiminin kurulması ve meydana gelen ayaklanmalar (1920)
Demirli, Eray
Azerbaycan’ın Nisan 1920’de Bolşevikler tarafından ele geçirilmesiyle Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ne (ADC) son verildi. Bu tarihten itibaren Azerbaycan’da pek çok alanı kapsayan Sovyetleştirme politikalarını uygulamaya yönelik adımlar atıldı. İdari, askeri, yargı ve sosyo-ekonomik gibi farklı sahalarda önemli dönüşümler gerçekleşti. Özel mülkiyet kaldırıldı. Bir çok kurum kamulaştırıldı. Ulusal ordu tasfiye edildi. ADC döneminde varolan yargı kurumları ortadan kaldırılarak halk mahkemeleri kuruldu. Hatta bu mahkemelerde daha önce Azerbaycan’da iktidar olan yönetimlerin kanunlarına atıf yapılması dahi yasaklandı. Azerbaycan’ın pek çok yerinde Sovyet idari birimleri kuruldu. Dolayısıyla Azerbaycan’ın Sovyet hakimiyetine girmesiyle birlikte ülkede hızlı bir biçimde Sovyetleştirme politikaları uygulanmaya başlandı. Ancak bu politikaların hayata geçirilmesi halk üzerinde rahatsızlık yarattı. Çünkü Sovyetler tarafından alınan kararlarda ve hayata geçirilen uygulamalarda, toplumun yapısı dikkate alınmadı. Bununla birlikte Sovyet yönetiminin halka yönelik baskı uygulamaları ve Kızıl Ordu’nun sert ve keyfi davranışları da toplumun tepkisine yol açtı. Diğer yandan Sovyet yönetimi ve Ermenistan temsilcileri arasında Azerbaycan’daki bazı toprakların tartışmalı olduğuna dair fikir birliği içinde bulunmaları da halkta memnuniyetsizlik yarattı. Bütün bu gelişmeler, 1920’li yıllarda Azerbaycan’ın bir çok yerinde Sovyet karşıtı ayaklanmaların çıkmasına sebep oldu. Meydana gelen bazı ayaklanmalarda isyancılar, yer yer başarı sağlasa da Kızıl Ordu birlikleri isyanları sert bir biçimde bastırdı. Ayaklanmalar sırasında ve daha sonra Sovyet askeri birlikleri ve ceza organları tarafından binlerce kişi öldürüldü. Dolayısıyla Azerbaycan’da Sovyet hakimiyetinin başlamasıyla birlikte hayata geçirilen uygulamalar sonrasında meydana gelen ayaklanmaların sonucu Azerbaycan için adeta bir yıkım oldu. Çalışmada; Sovyet yönetiminin Azerbaycan’da hayata geçirdiği önemli uygulamalar incelenmiş olup Azerbaycan’ın Sovyetleştirilme süreci açıklanmaya çalışılmıştır. Bunun yanında Azerbaycan’da Sovyet hakimiyetinin tesis edilmeye başlanmasıyla toplumun duyduğu rahatsızlık ifade edilmiş ve Sovyet karşıtı ayaklanmaların çıkış sebepleri üzerinde durulmuştur. Bunlarla birlikte 1920’de Azerbaycan’ın farklı bölgelerinde meydana gelen Sovyet karşıtı bazı önemli ayaklanmalar anlatılarak sonuçlarına değinilmiştir.
- MakaleAçık Erişim2025The Hafsa Sultan Waqf in the Early Seventeenth Century According to Accounting Books (1603-1635)
Karademir, Aysenur
This study focuses on the Manisa waqf of Hafsa Sultan, the mother of Sultan Süleyman the Magnificent. The waqf included charitable institutions and revenue sources from various locations, particularly Urla and Manisa. The aim of this study is to evaluate the economic and financial aspects of the waqf based on accounting registers from the years 1603–1635, a period marked by various rebellions in the region. According to the accounting data, the waqf paid salaries to approximately 200 personnel, making it a prominent employment institution in Manisa. Additionally, the expenditures of the imaret (soup kitchen), which exceeded half a million akçes in the early 17th century, can be interpreted as indirectly supporting the regional economy. The study concludes that the waqf experienced cash shortages and navigated the period through financial measures. Following the sudden rise in food prices in 1604, kitchen expenses were significantly reduced. Nonetheless, the waqf managed to maintain its operations and, for the most part, made salaries and various payments on time.
- MakaleAçık Erişim2024Bulgar Oryantalizminde “Türk Köleliği” Damgası
(Alieva), Vildane Özkan
Başat Bulgar kültüründe geçmiş zaman dilimi, bugün ve gelecek zaman dilimlerinden çok daha etkin rol oynar. Osmanlı Devleti’nin, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nu fethederek Bulgarlar üzerinde 1393-1878 yılları arasında kurduğu egemenlik dönemi, başat Bulgar kültüründe “Türk köleliği” dönemi olarak damgalanır. Bu damga, 19. yüzyılda inşa edilerek günümüze kadar sürdürülür. Bulgar kültüründe geçmişe yönelik “Türk köleliği” damgası; günümüzde politika, diplomasi, resmi ve resmi olmayan eğitim, hukuk, din, tören ve bayramlar, folklor, film, sanat, edebiyat, tarih, geleneksel medya, sosyal medya, protesto meydanları vs. gibi birçok kurumsal ve gündelik alanı kuşatmış durumdadır. Ancak bu damga, belirsiz bir tarihsel anlatıya dayandırılır ve oryantalist bir çerçevede biçimlenir. Diğer yandan, günümüzde söz konusu damgayla ilgili Bulgarlar tarafından yöneltilen kısmi eleştiriler de mevcuttur. Makale, Bulgarlar üzerindeki Osmanlı Devleti egemenliği dönemine ilişkin “Türk köleliği” damgasının hangi toplumsal-kültürel koşullarda nasıl inşa edildiği ve günümüzde hangi alanlarda nasıl yeniden üretildiğiyle ilgili sosyolojik bir çözümlemeden oluşur. Konu, büyük ölçüde özgün Bulgarca kaynaklardan elde edilen veriler üzerinden araştırıldı. Çözümlemenin kuramsal boyutunda, Said’in oryantalizm, Goffman’ın damga, Bourdieu’nun alan, Foucault’nun sorunsallaştırma ve Parsons’ın işlev kavramlarından yararlanılmaktadır. Türkçe sosyolojik yazında Bulgar kültürüyle ilgili araştırmaların sayısı yok denecek kadar azdır. Bu nedenle makale, Türkçe sosyolojik yazına bir katkı sağlamayı da amaçlar.
- MakaleAçık Erişim2024Görmek değişmektir: kültürel mirasın ekran aracılığı ile anlatımı
Taşdelen, Birgül
Her çağın bakışı, o çağın düşüncesini yansıtır. Bu yönü ile ele alındığında insanlık tarih boyunca yaptıklarıyla ve yaşadıklarıyla kendini hatırlatma noktasında sınırsız anlam ve etkilere sahip temsiller dünyası oluşturma gayreti içerisine düşmektedir. Dolayısıyla değişik amaçlar için tasarlanmış bu temsillerin, üst düzeyde etkilediği bir kültür içinde yaşadığımızı ifade etmek yanlış olmayacaktır. Sürekli kuralları ve uzlaşımları değişen farklı temsil sistemlerinin tezahür ettiği bu imgeler ve sözcükler bize hayatı anlamlandırma açısından geniş bir bakış açısı sağlamaktadır. Bugün, her şeyi her zamankinden oldukça farklı görmekteyiz. Teknolojinin yaşam biçimlerimiz üzerindeki giderek artan etkisi ve insan duyularının algılamasının düzenlenmesinde kullanılan yeni radikal sunum araçları, dünyayı keşfetme yollarımızı hem tasvir etmeyi hem de sorgulamayı amaçlar. Bu bağlamda yeni medya teknolojileri iletişim, etkileşim ve aktarım özellikleri bakımından günceli yakalamış, sadece kullanıcıya sunum araçlarını değiştirmekle kalmamış aynı zamanda deneyimlerin üretildiği sosyal, ekonomik, politik ve kültürel ortamları da etkilemiştir. Medyadaki bilimsel uygulamalar arasında yer alan belgesel sinema da sosyal ve kültürel değişimlerle her zaman birbirine bağlı estetik ve teknolojik büyümenin aşamaları üzerine kurulu ve bunu merkez alan organik bir değişim sürecinin parçasıdır. Bu çalışmanın amacı gerçekliği izleyici hafızasıyla etkileşime geçirerek anlatısallaştıran sayısallaştırmanın, çağdaş bellek üzerindeki bazı önemli sonuçlarını teorik olarak araştırmaktır. Bu amaç doğrultusunda, çalışmada post-dijital durum ve dijitalleşmenin bellekle olan ilişkisi hakkında genel bir giriş yapılacak ardından ekran aracılı deneyim açıklanarak, ekran aracılı deneyimlerin izleyici üzerindeki etkilerinin izi sürülecektir.
- MakaleAçık Erişim2024Kaş İlçesinin (Antalya) Nüfus Özellikleri
Yurdigül, Kürşat
Nüfus, doğum ve ölümler ile göçlere bağlı olarak değişimleri içeren bir olgudur. Nüfus, hareketli bir yapıya sahip olup bulunduğu yerin konumuna göre değişkenlik göstermektedir. Doğum-ölümlerin yanı sıra göçler nüfus değişkenliğinde önemli rol oynamaktadır. Aktif olarak göç alan ve göç veren bölgelerde nüfus hareketli bir yapıya sahip olmaktadır. Nüfusun değişkenlik göstermesindeki diğer faktörler beşeri ve ekonomik özelliklerdir. Nüfusun, değişime uğramasındaki diğer etkiler ise salgın hastalıklar, savaşlar, doğal afetler gibi olaylar da nüfus özellikleri üzerinde oldukça etkilidir. . Nüfusu etkileyen bir diğer unsur sosyo-ekonomik özelliklerdir. Sosyo-ekonomik özellikler nüfusun nitelik ve niceliğine doğrudan ya da dolaylı etki etmektedir. Bu yüzden nüfus hareketleri çeşitli faktörlere bağlı olarak yıldan yıla farklılık gösterebilir. Nüfus özellikleri zaman içerisinde değişikliğe uğrayan ilçelerden biri olan ve çalışma alanını oluşturan Kaş, Antalya’ya bağlı bir ilçe olup, Akdeniz Bölgesi’nin Antalya Bölümü’nde yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı Kaş ilçesinin geçmişten günümüze kadar olan nüfusundaki değişimleri ve hareketleri ile Kaş’ın nüfus özelliklerini ortaya koymaktır. Araştırma sahasını oluşturan Kaş, tarihi çok eskilere dayanan bir yerleşme olup geçmişten günümüze nüfus özellikleri değişime uğramıştır. Araştırmada Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) adrese dayalı nüfus kayıt sistemi (ADNKS) verilerine göre nüfus ve göç verilerinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi (ADNKS) verilerine göre, Kaş ilçesinin nüfusu, 2022 yılında 62.866 kişidir.
- MakaleAçık Erişim2024Macar Kralı Lajos Kossuth’un Şumnu’daki Diplomatik Yazışmaları (1850)
Yılmaz, Banu
1849 yılının ilk aylarında başlayan Macar Özgürlük Savaşı Rus ve Avusturya müttefik orduları tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Çaresizlik içerisinde kalan Macarlar kendilerine sığınacak bir ülke aramaya başladılar. Kendileri için en güvenli ülke olarak Osmanlı Devleti’ni gördüler ve 1849 yılının Ağustos ayından itibaren Osmanlı sınır şehirlerine sığınmaya başladılar. Mültecilerin Osmanlı’ya sığınmaları sonrasında Rusya ve Avusturya mültecilerin iade edilmeleri konusunda ısrarcı olmuşlardır ancak Osmanlı Devleti kendilerine sığınanları teslim etmeyerek baskılara direnmiştir. Başta Macar Kralı Kossuth olmak üzere Osmanlıya sığınan Macarlar arasında birçok tanıdık sima vardır. Mülteciler, başlangıçta bir sınır şehri olan Vidin’e yerleştirilmiştir. Bir süre sonra bu şehrin mülteciler için güvenli olmayacağı anlaşıldığından Şumnu’ya nakledilmişlerdir. Bu makalede, Macar Kralı Kossuth’un yaklaşık üç ay kaldığı Şumnu’daki diplomatik yazışmaları değerlendirilmiştir. Yazışmalardan hareketle Kossuth’un ülkesini kurtarabilmek için yoğun bir gayret gösterdiği söylenebilir. Kossuth, Şumnu kampında kaldığı süre içerisinde mültecilerin daha iyi şartlarda barınabilmeleri için diplomatik yazışmalar yapmış ve bu yazışmalarda yaşadıkları sıkıntıları ayrıntılı bir şekilde dile getirmiştir. Bütün bu yazışmalar sırasında kararlı bir duruş sergileyen Kossuth, ülkesinin kurtulacağına ve mültecilerin geri döneceklerine dair inancını daima korumuş, mültecilerin şartlarının iyileştirilmesi için maddi desteğe ihtiyaç duyduklarını mektuplarında ifade etmiştir. Büyük bir çoğunluğu diplomatik meselelerin çözümüne dair yazışmalarının değerlendirildiği bu çalışmayla birlikte, Kossuth’un Macar mülteciler için verdiği mücadele daha iyi anlaşılacaktır.
- MakaleAçık Erişim2024Seyyahların gözünden türklerde kanaatkârlık
Gökşen, Cengiz; Topalak, Halil İbrahim
Dünya üzerinde yer alan her ulusun kendine has karakteristik özellikleri olduğu gibi çok eski ve köklü bir tarihe sahip Türklerin de vardır. Türklerin bu özelliklerinden biri kanaatkârlıktır. Uzun süre göçerevli bir yaşam sürmüş olan Türkler, yaşam tarzlarının gereği olarak tabiatın çetin şartlarına karşı mücadele etmek için hayatlarından bazı fedakârlıklarda bulunmak zorunda kalmışlardır. Haliyle bu fedakârlıklar; yaşamlarının bir parçası olmuş, yerleşik yaşama geçtiklerinde de bu özelliklerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Türklerin bu özelliği; Türkleri faklı zamanlarda ziyaret etmiş birçok seyyahın dikkatinden kaçmamıştır. Bunun yanında dönemin bazı tarihçileri ve yazarları da bu konuya değinmişlerdir. Türklerin kanaatkârlığını esas alan bu çalışma; Türkleri ziyaret etmiş birçok seyyah başta olmak üzere dönemin tarihçileri ve önemli Türk tarihi ve kültürü üzerine önemli çalışmaları olan Türkologların eserleri esas alınarak hazırlanmıştır. Bu çalışmadaki amaç ise Türklerin önemli bir değeri olan kanaatkârlığını derli toplu ortaya koymak olmuştur.
- MakaleAçık Erişim2024The 16TH century poet silistreli sîrî and his mathnawi “hilyetu’l-islam”
Doğan, Hasan
Although the 16th century is known as the glorious era of the Ottomans, it does not necessarily imply that peace and tranquility prevailed throughout all Ottoman territories. Indeed, especially in the second half of this century, significant conflicts and wars occurred, particularly along the eastern borders. Due to various reasons, the Sultan of the period, Murad III (reigned 1574-1595), issued a campaign order in 1578, and consequently, military units from various parts of the state were dispatched to the eastern borders to participate in the Eastern Campaign. Among the Ottoman military units, there were also individuals interested in poetry and literature. The poet known by the pen name Sîrî, who is the focus of this study, was one of the names who participated in this campaign and was essentially a cavalryman. Sîrî, whose real name is Ali, according to his own statement, is originally from Silistra. Sîrî, who participated in the Eastern Campaign of the Ottomans, tragically lost all four of his children during the campaign. Understanding the temporariness of the world upon these losses, the poet hoped to be remembered favorably by composing a work called “Hilyetü’l-Islam.” One of the reasons for writing Hilyetü’l-Islam was also to respond to the increasing Shiite propaganda. While the sections of faith, Islam, and beneficence, which form the first parts of the mesnevi, essentially deal with the basic concepts of Islamic belief and worship, these parts serve as a response to the Alevi propaganda perceived by the poet as Rafidi. In these sections, Sîrî frequently criticizes the Rafidi Kızılbash by addressing them directly. The aforementioned Hilyetü’l-Islam, whose only copy discovered so far is in mesnevi verse form, was completed in 1580. In this encyclopedic mesnevi, various topics are covered, ranging from religion to trade, from governance to military matters, from craftsmanship to marriage. The mesnevi, appearing as an incomplete copy, consists of approximately 4864 verses in its current form. In this study, the Hilyetü’l-Islam mesnevi, which has not been subject to a previous study, will be examined in terms of form and content, and an attempt will be made to present the life story of the poet, Silistreli Sîrî Ali.
- MakaleAçık Erişim2024Şerhu İleli’t-Tirmizî’deki Eleştiriler Bağlamında Kûfeli Fakihler Ve Hadis Rivayeti
Futsi, Ali Fuat
Ehl-i hadis ile ehl-i re’y arasında sünnete yaklaşım ve hadislerin kabulü gibi konularda metot farklılığından kaynaklanan ihtilaflar uzun asırlar boyunca devam etmiştir. Fukahâ olarak bilinen ehl-i re’yin fıkıhla olan yoğun iştigali ve hadisçilerden farklı olarak rivayetlerin kabulünde ortaya koydukları diğer kriterler sebebiyle, ehl-i hadis onları gerek metin gerekse sened açısından hadis bilgilerinin yetersiz olmasıyla itham etmiştir. Öyle ki, ricâl ve tabakât türü eserlerde bir râvinin sadece ehl-i re’yden olması sebebiyle cerh edildiği bile görülebilmektedir. Ehl-i re’yin rivayetlerinin tartışma konusu yapılması, sonraki asırlarda da devam etmiş hatta VIII. yüzyılda yaşamış olan İbn Receb el-Hanbelî’nin (ö. 795/1393) Şerhu İleli’-t-Tirmizî adlı eserinde bile konuyla alakalı müstakil bir başlık yer almıştır. İbn Receb, fukahâ’nın hadisleri ezberlemediği, senedleri karıştırdığı, metinleri mâna ile rivayet ettiği gibi birçok iddiada bulunmaktadır. Onun sözleri, fukahânın neredeyse hiç hadis bilmeyen kimseler oldukları anlamını çağrıştırmaktadır. Fıkıh ve re’y denilince ilk akla gelen yer Irak, daha özelde ise Kûfe şehridir. Abdullah b. Mesʻûd’un (ö. 32/652-53) şehre gelmesiyle başlayan ilmî faaliyet neticesinde burada birçok önemli isim yetişmiş ve bölgede aynı faaliyeti devam ettirmişlerdir. Bu nedenle bu çalışmada, başta İbn Mes’ûd’un öne çıkan talebelerinden başlanarak, İbn Receb’in ismini zikrederek eleştirdiği isimlere kadar ilk dönem Kûfe fakihlerinin hadis ilmi açışından hangi konumda bulunduklarının aydınlatılması hedeflenmektedir.
- MakaleAçık Erişim2024Türkiye’nin balkanlardaki yumuşak gücünün analizi: güçlü ve zayıf yönler
Sancak, Kadir
İletişim imkânlarındaki hızlı gelişme ve uluslararası kamuoyunun küresel sistemde daha önce olmadığı kadar politik gelişmelerde belirleyici olması yumuşak güce olan ilgiyi artırmıştır. Küresel sistemde söz sahibi olmaya çalışan birçok ülke, son dönemde yumuşak güç politikalarına daha fazla önem vermeye başlamıştır. Türkiye de özellikle son yirmi yılda takip ettiği çok yönlü dış politika bağlamında yumuşak gücü merkeze alan bir politik yaklaşım benimsemiştir. Türkiye’nin uyguladığı yoğun kamu diplomasisi faaliyetleri ile birlikte yumuşak güce en fazla ağırlık verdiği bölgelerden biri Balkanlardır. Bununla birlikte Türkiye’nin Balkanlardaki yumuşak güç politikalarını kolaylaştıran faktörlerin yanında sınırlayan başka etmenler de bulunmaktadır. Türkiye’nin yumuşak gücü ile ilgili yapılan çalışmalarda genellikle olumlu yönlere temas edilerek zayıf yönler ihmal edilmektedir. Oysa zayıf yönler dikkate alınmadan yapılacak olan kamu diplomasisi faaliyetlerinin başarılı olma ihtimali azalacaktır. Bu çalışmada öncelikle ve kısa olarak yumuşak güç kavramı anlatılacak; devamında Türkiye’nin genel yumuşak güç politikaları ve bu bağlamda Balkanlara olan ilgisine yer verilecektir. Sonrasında ise yumuşak gücün kaynakları bağlamında Türkiye’nin Balkanlardaki yumuşak gücünün kuvvetli ve zayıf yönleri ele alınarak çalışma sona erdirilecektir.
- MakaleAçık Erişim2024The Concept of Friendship in Ikhwan al-Safa and Ibn Miskawayh
Kerimoğlu, Özkan
In this study, the friendship views of Ikhwan al Safa and Ibn Miskawayh were examined and compared. In order to build a happy life, a person needs to create some material and spiritual relationships. Through these relationships, they are able to meet their needs for a peaceful life. According to both understandings, human beings are creatures that need their fellow humans due to their nature. This feature obliges him to lead a social life. One of the basic types of relationships in social life is friendship. Both Ikhwan al-Safa and Ibn Miskawayh think that friendship is a means of sustenance and happiness. According to them, friend means two separate bodies and one soul. In both approaches, the need for friends, the points to be considered when making friends, and the conditions necessary to maintain friendship have been identified and evaluated. In the thought system of the Brotherhood of Safa, friendship is considered more important for loyalty to the society, Ibn Miskawah’s understanding of friendship is more individual and practice-oriented. Ibn Miskawayh also benefited from religious data while shaping his understanding of friendship in Ikhwan al- Safa. The starting point of this study is the Treatises of Ihvân-ı Safâ and the works of Ibn Miskawayh called Tehzîbü’l-Ahlâk. The fact that Ikhwan al-Safa and Ibn Miskawayh were thinkers of the same age and that they focused on morality and friendship in their systems was the reason for our study.
- DerlemeYalnız künye2023İslam düşüncesinin batı düşüncesine etkileri
Kerimoğlu, Özkan
Bekir Karlığa eserine “İslam Düşüncesi” ve “Batı Düşüncesi” kavramlarını tanımlayarak başlamaktadır. Yazara göre İslam’ın insan, hayat, kâinat ve Allah hakkındaki telakkilerinin bir bütünü olarak tanımlayabileceğimiz İslam düşüncesi, fikri, felsefi ve edebi türler olarak yazılı şekilde ifade edilebileceği gibi, musiki, resim, hat, süsleme ve mimari gibi değişik kalıplar içerisinde de yorumlanabilir. Batı düşüncesi ise, Batı Avrupa’da geliştirilen düşünce akımının adıdır. Yazar Batı düşünce sisteminin Hıristiyan dünya görüşü, Antik dünyadan devralınan Grek-Latin kültürü ve Batı Avrupa halklarının geçmişten miras kalan milli ve ırki birikimin oluşturduğu geleneksel değerlerden oluşan üç önemli kaynağının olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu üç kaynaktan yararlanılarak insan, hayat, kâinat ve Tanrı hakkında oluşturulan fikri, felsefi ve edebi birikimi de Batı düşüncesi diye isimlendirmektedir. Her iki düşünce sisteminin de oluşumunda Tanrı tarafından gönderildiği kabul edilen ilahi mesajın ve bu mesajdan hareket ederek Müslüman ve Hıristiyanların geliştirdikleri entelektüel birikimin önemli katkısı söz konusudur. İlahi vahyin ve insan aklının ürünü olan İslam ve Batı düşüncesinin birbirleri ile olan ilişkisinin başlangıcını Hz. Peygamber’in hayatta olduğu döneme kadar gittiğini görmekteyiz. Hz. Peygamber döneminde tanışmaya başlayan bu iki dünya 1400 yıllık tarihi boyunca zaman zaman savaştı, kimi zaman birbirini ilgiyle izledi, kimi zaman birbiriyle yarıştı. Ama bu iki düşünce sistemi birbirini anlama, birbirine saygı duyma, birbirini olduğu gibi kabul etme gibi olumlu bir anlayışın içinde olmadılar. İşte bu çalışmada 1400 yılı aşkın zamandır olumlu, olumsuz hep bir etkileşim halinde olan bu iki dünyanın karşılıklı yaşadığı serüven Prof. Dr. Bekir Karlığa tarafından kaleme alınan “İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri” adlı eserde anlatılmaktadır. Yazar eserinin “İslam Düşüncesinin Batıya Geçişi” ve “İslam Düşüncesinin Batıya Etkileri” diye iki ciltten oluşacağını beyan etmektedir. Biz bu çalışmada eserin yayınlanan, giriş ve “İslam Düşüncesinin Batıya Geçişi” başlığını içeren ilk cildi inceleyeceğiz.
- MakaleAçık Erişim2023Evaluation of the darfur crisis in the context of climate migration
Yılmaz, Vedat; Efşan, Nur Çelik
Climate migration, also known as environmentally induced migration, is commonly witnessed in African countries that experience serious difficulties in meeting basic needs such as drought, water scarcity, and food security due to limited resources. Climate-related stress experienced in Africa in the 21st century will continue with both horizontal migration within the continentand migration across borders. The aim of the study is to reveal the impact of “climate change” in Sudan’s Darfur Region, which is known to be one of the first examples of climate-related migration in the literature, and the impact of foreign (or international, one of them is enough) intervention to the migration patterns that paved the way of humanitarian crises in the region. For this reason, The study reveals that how the climatic changes in Africa led to political instability, social violence and a security threat. In the study, it was concluded that the macro powers (states such as the USA, China and Russia) that triggered the humanitarian crisis in Darfur will continue their goals of sharing Sudan's resources. It is foreseen that these states will escalate the crisis by taking advantage of the administrative weaknesses of the Sudanese Government in order to achieve this. It has been revealed that democracy, human rights and the environment will continue to be low politics issues in Sudan, which cannot calm down its domestic politics, and it has become more challenging to ensure the long-term sustainability of social peace. It is argued that the rise of violence in the region will affect the living conditions in camps consisting of various ethnic groups and cause new socio-political problems. In the study, in which Turkish and English literature were reviewed, it has been aimed to provide insights and develop recommendations for further research. It is expected that this study will contribute to the Turkish literature in this regard.








