Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleAçık Erişim2026
    Siyasal İstikrarsızlığın Türkiye Ekonomisi Üzerindeki Etkisi: 1991-2001

    Korkmaz, Ayla; Bal, Bülent

    Belirsizlik ortamında ekonomi karar alıcıları, uzun vadeli plan ve stratejilerden ziyade anı kurtarmaya dönük kısa vadeli pozisyon alırlar. Kırılgan bir zemin üzerinde ayakta kalmaya çalışan siyasal iktidarlar her an seçime gidilecek gibi popülist politikalara yönelirken, yerli ve yabancı sermaye fiziki yatırım yapmak yerine riskten uzak, getirisi yüksek finansal yatırımlara ağırlık verir. Bu durumun en bariz gözlemlendiği ülkelerden biri de Türkiye’dir. Türkiye’de karşılaşılan ekonomik krizler ve makroekonomik dengesizlikler, ağırlıklı olarak siyasal istikrarsızlık dönemleriyle paralel bir seyir takip etmiştir. Çalışmanın amacı, 1991-2001 yılları arasında yaşanan siyasal istikrarsızlığın arkasındaki dinamikleri ve bu istikrarsızlığın ekonomik yansımalarını incelemektir. İncelemede siyasal istikrarsızlık ile ekonomik dengesizlikler arasındaki ilişki üç temel parametre üzerinden değerlendirilmiştir: Kürt/PKK sorunu, parçalanmış parti sisteminin ortaya çıkardığı istikrarsız koalisyon hükümetleri ve 28 Şubat süreciyle belirginleşen ekonomik militarizm olgusu. Bu üç parametrenin, kurumsal zafiyetler oluşturduğu, popülist politikaların uygulanmasına ve siyaset dışı aktörlerin müdahalelerine zemin hazırladığı ve Türkiye’yi 1994 ve 2001 ekonomik krizlerine sürüklediği savunulmaktadır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleYalnız künye2026
    17. Yüzyıl Mısır'ından Osmanlı Seferlerine Bakmak: IV. Murad'ın 1638 Bağdat Seferi Örneği

    Gökçek, Mehmet Fatih

    Osmanlı kronikleri genellikle merkezde ve yakın çevresinde yaşayan tarihçiler tarafından yazılmış ve umumiyetle merkezî otoritenin yaklaşımını yansıtmıştır. Bununla birlikte taşrada, özellikle de köklü bir ilim ve yazım geleneğine sahip olan Mısır'da üretilen bazı eserler, Osmanlı seferlerine alternatif bakış açıları sunabilmektedir. Mısırlı tarihçiler yalnızca olayları aktarmakla kalmayıp seferin yerel düzeydeki etkilerini de gözler önüne sermektedir. Bu çalışma 17. yüzyılda Mısır'da kaleme alınmış Osmanlı kaynakları üzerinden IV. Murad'ın Bağdat seferine yönelik taşra tarihçilerinin yaklaşım ve anlatılarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda çalışmanın temel kaynakları Kâdîzâde Ahmed Çelebi'nin Fetihnâme-i Bağdâd ve Müteferrika Ahmed'in Târîhü'l-ihtimâm Bi-fethi Dâri's-selâm adlı eserleridir. Bu iki müellif, Bağdat seferine bizzat katılmış ve sürecin doğrudan tanıkları olarak eserlerinde detaylı bilgiler vermişlerdir. Ayrıca Kâtib Ali, Mehmed bin Yusuf el-Hallâk ve Abdülkerim bin Abdurrahman gibi Mısırlı tarihçilerin ilgili metinlerinden de yararlanılarak taşra tarih yazımının Bağdat seferinin anlatımına katkıları belirlenmiştir. Buna ilaveten payitaht merkezli vakayinamelerin 1638 Bağdat seferi bağlamında ve Mısır askerleri örnekleminde eyalet askerlerinden ne ölçüde bahsettiklerine de değinilmiştir. Söz konusu eserler içerik analizi yöntemiyle incelenmiştir. Mısır askerlerinin seferdeki konumu, organizasyonu, faaliyet alanları ve Osmanlı merkezî otoritesiyle ilişkisi ele alınarak taşradan merkeze yönelen bakış açısının nasıl şekillendiği analiz edilmiştir. Bu bağlamda merkez ve taşrada yazılan vakayinamelerin birlikte değerlendirilmesiyle Osmanlı seferlerinin daha bütüncül bir şekilde anlaşılabileceği ortaya konulmuştur.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Varlık vergisi’nin azınlık karşıtı bir uygulamaya dönüşmesi: tasviri efkâr gazetesi üzerinden bir inceleme

    Bal, Bülent

    Varlık Vergisi, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nın olağanüstü koşullarında ortaya çıkan mali kaynak ihtiyacını karşılamak amacıyla 1942 yılında çıkarılmıştır. Ancak çıkarılan vergi, uygulama aşamasında mali beklentilerle sınırlı kalmayarak azınlık karşıtı bir politikanın aracı haline dönüştürülmüştür. Bu çalışmanın amacı, bu dönüşüm öyküsünün kamuoyuna nasıl aktarıldığını ve meşrulaştırıldığını, dönemin milliyetçi ve Alman yanlısı yayın çizgisiyle öne çıkan Tasviri Efkâr gazetesi örneği üzerinden ele almaktır. Araştırmada metodolojik olarak nitel yöntem benimsenmiştir. Gazetede yer alan haberler, köşe yazıları ve yorumlar, nitel yöntemlerden tarihsel tanımlayıcı ve söylem analizi yaklaşımları çerçevesinde incelenmiştir. İnceleme sonucunda, Varlık Vergisi’nin yalnızca savaş ekonomisinin yarattığı mali yükü hafifletmeye yönelik bir araç olmadığı, aynı zamanda ideolojik ve siyasal bir müdahale mekanizması olarak işlev gördüğü sonucuna ulaşılmıştır. Bu bağlamda milliyetçi retoriğin vergi politikasıyla iç içe geçirildiği, azınlık karşıtı tutumların basın aracılığıyla meşrulaştırılarak yeniden üretildiği ortaya konulmuştur.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'nin Dış Politika Anlayışının Savunmacı Realizm Yaklaşımı Özelinde İncelenmesi

    Çelik, Recep; Şahin, Ümit

    Uluslararası ilişkiler disiplini içerisindeki teorik yaklaşımlar arasında realizm son derece önemli bir yere sahip olmakla birlikte bu disiplinin teorik gelişiminin şartlarının da belirleyicisidir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası ilişkiler açısından tartışmaların yönünü tayin eden realizm alanın tüm araştırmacı ve teorisyenleri için de bir temel yapı taşı olmuştur. Her ne kadar kalıplaşmış yaklaşımlar temelinde gelişiyor olsa da realizm içerisinde farklı bir görüş olarak nitelendirilebilecek olan, ancak azımsanmayacak sayıda savunucusu da bulunan savunmacı realizm, realizmin bilindik çatışmacı doğası içerisinde farklı bir yere sahiptir. Uluslararası ilişkilerin çatışma odaklı doğasını kabul eden, ancak bunun dışında, savunma odaklı bir realizmin de mümkün olduğuna inanan savunmacı realistler açısından tarihten çeşitli örnekler bulabilmek de mümkündür. Bunlardan biri olarak Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki konumu ve diplomatik anlayışı konuya dair yerinde bir örnek olacaktır. Bu araştırmanın amacı, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nın farklı evrelerinde benimsediği dış politika anlayışının ve pratiğinin yönünü savunmacı realizm yaklaşımı ekseninde tespit etmektir. Araştırmada görüşlerine yer verilen araştırmacı ve teorisyenler ile birlikte Türkiye’nin dış politika anlayışına dair araştırmacıların çıktıları incelendiğinde ise ülkenin savunmacı realist bir yaklaşımının bulunduğu dikkati çekmektedir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    18. Yüzyılda Bir Kaptanıderyanın Servet Profili: Fındıklılı Süleyman Paşa’nın Muhallefatı

    Türkal, Merve Karaçay

    Bu çalışma, 1741 yılında kaptanıderyalık görevinde iken vefat eden Fındıklılı Süleyman Paşa'nın hayatı ve muhallefat kayıtları üzerinden 18. yüzyıl Osmanlı üst düzey askerî ve idari yöneticilerinin servet yapısını ve müsadere uygulamasının hukuki işleyişini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, muhallefat kayıtları nitel ve karşılaştırmalı analiz yöntemleriyle değerlendirilmiş, elde edilen veriler dönemin kronik ve biyografik kaynaklarıyla karşılaştırılarak yorumlanmıştır. Çalışmanın temel kaynaklarını Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi'nde muhafaza edilen Süleyman Paşa'ya ait muhallefat defterleri (D.BŞM.MHF.d, 12527 ve 12522) ile müsadere sürecine ilişkin belgeler (AE.SMHD.I. 6/5443 ve 8/543) oluşturmaktadır. Bulgular, Süleyman Paşa'nın servetinin merkez ve taşrada farklı biçimlerde tezahür ettiğini göstermektedir. İstanbul Tersane Yalısı'na ait kayıtlar merkezdeki askerî ve idari nüfuzun maddi yansımalarını ortaya koyarken Sakız'daki kayıtlar müşterek mülkiyet ilişkileri üzerinden servetin mali boyutunu görünür kılmaktadır. Ayrıca müsadere sürecinin, hane içi mülkiyeti ayrıntılı biçimde tasnif eden, üçüncü şahısların haklarını gözeten ve nihai kararı merkezî otoriteye bırakan çok aşamalı bir hukuki tasfiye mekanizması olarak işlediği tespit edilmiştir. Çalışma, kaptanıderya muhallefatına ilişkin 17 ve 19. yüzyıllara odaklanan araştırmalardan farklı olarak 18. yüzyıl ortalarına ait özgün bir örnek sunmakta ve bir kaptanıderyanın maddi dünyası ve müsadere sürecinin işleyişine ışık tutmaktadır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Şehla Ahmed Paşa'nın Muhallefatı (öl. 1753)

    Gökçek, Mehmet Fatih

    Şehla Ahmed Paşa, 18. yüzyılda Osmanlı merkez ve taşra teşkilatının farklı birimlerinde önemli görevler üstlenerek sadaret makamına kadar yükselmiş olan bir devlet adamıdır. Sadrazamlıktan azlinin ardından eyaletlerde valilik görevlerinde bulunmaya devam etmiştir. Vefatını müteakiben muhallefatı Osmanlı Devleti'nde yaygın bir uygulama alanına sahip olan müsadere sürecine tabi tutulmuştur. Bu çalışma Şehla Ahmed Paşa örneğinde 18. yüzyıl Osmanlı üst düzey bürokratlarının maddi kültür ögelerini ve servet birikimlerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Araştırmada Devlet Arşivlerinde yer alan, Paşa'ya ait muhallefat defterleri, müsadere sürecini yansıtan resmî yazışmalar, dönemin kronikleri ve biyografik eserleri ile mevcut literatür mukayeseli biçimde kullanılmıştır. Çalışmada yöntem olarak öncelikle belge ve veriler sistematik biçimde tasnif edilip çözümlenmiş, akabinde ulaşılan bulgular karşılaştırmalı okumalarla yorumlanmıştır. Maddi kültüre ilişkin veriler nitelik ve nicelik açılarından incelenmiş; eşya türleri, miktarları, ekonomik değerleri ve dağılımı analiz edilmiştir. Paşa'nın muhallefatı, servet düzeyini ve toplumsal statüsünü yansıtan çok sayıda mal ve eşyayı içermektedir. Bunların bir kısmı temel ihtiyaç ürünleri olmakla birlikte bir kısmı ise lüks tüketim sayılabilecek eşyalardan müteşekkildir. Özellikle giysileri, kumaşları, ev ve mutfak eşyaları dikkat çekmektedir. Ayrıca Şehla Ahmed Paşa'nın entelektüel kimliğini, ilgi alanlarını yansıtan zengin bir kitap koleksiyonuna sahip olduğu anlaşılmaktadır. Kitapları ve kıymetli eşyaları Enderun Hazinesine nakledilirken bunların haricindekiler mahallinde açık artırma yoluyla satılmış ve elde edilen gelir hazineye aktarılmıştır. Bu çalışma 18. yüzyılda üst düzey görevlerde bulunan bir Osmanlı devlet adamının ekonomik gücü ve serveti hakkında somut ve karşılaştırılabilir bilgiler sunmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Türkiye’de Tek Partili Dönem’in Çözülüşünde Örgütsel Muhalefet: Dörtler Hareketi ve Muhalefetin Politikası

    Vural, Mehmet Fatih; Tokmak, Meriç

    Dörtlü Takrir Olayı’nın adını koyduğu Dörtler hareketinin yükselişi Türkiye’de Tek Partili Dönem’in çözülüşünü ivmelendiren bir uğrak olarak öne çıkar. Savaş sonrası Türkiye’sinde CHP içinde billurlaşan bölünme sürecinde Dörtler muhalefetinin politikasının analizi makalenin konusunu oluşturmaktadır. Makale, muhaliflerin nihai hedefleri, muhalif pozisyonlarının siyasal dayanakları ve nihai hedefe ulaşabilmek için öngördükleri-kullandıkları stratejiler kapsamında Dörtlerin politikasını, parti/iktidar cephesinin politikasıyla bakışımlı olarak ve literatürde gözlemlenmeyen bir tarzda “örgütsel muhalefet” (organizational dissent) perspektifinden katkı almaya çalışarak incelemek amacındadır. Dörtlü Takrir’in içeriminin tespit edilmesi, muhalefetin politikasıyla bağlantılarının kurulması ve bunların örgütsel muhalefet mefhumu içinde irdelenmesi incelemenin anahtarı olarak belirlenmektedir. Makale; Dörtlerin nihai hedef ve muhalefet stratejisinin birbiriyle ilişkilendirilerek değerlendirilmesi gerektiği, muhalefetin bütün gaye ve stratejisinin Takrir’e sıkıştırılamayacağı, muhalefetin politikasının bir süreç bağlamında kavranabileceği, muhalefetin politikasının analizinin de bu sürecin safhalara ayrılmasıyla gerçekleştirilebileceği, örgütsel muhalefet objektifinden bakıldığında örgütsel muhalefet temasındaki süreçlere ilişkin zenginliklerin Dörtler hareketinde görülebileceği argümanlarını esas almaktadır. Makalede Takrir’i veren muhaliflerin Dörtlü Takrir’de açığa vurulan (subjektif) nihai hedefinin, esasen çoğulculu bir demokratikleşmenin gerçekleştirilmesi olduğu ortaya koyulmaktadır. Ancak, bütünsel olarak değerlendirildiğinde iktidarı elde etmenin Dörtler hareketinin objektif nihai hedefi olduğu izlenmektedir. Subjektif nihai hedefin, objektif nihai hedefe ulaşmak için muhaliflerce bir basamak olarak düşünüldüğü, örgütsel muhalefeti “açık”-“dikey” biçime kavuşturan Dörtlü Takrir’in bu çerçevede kullanıldığı savunulmaktadır. Bu saptama, Dörtlerin objektif nihai hedefi doğrultusunda, iç-dış muhalefet perspektifli, bir süreç bağlamında safhalara yayılmış bir strateji öngördüğünün teşhis edilmesiyle ve “örtük”, “açık”, “yer değiştirmiş” muhalefet esnstrümanlarının tüketilmesinin ardından muhalifler açısından, iktidar hedefini gözeten bir şekilde, Dörtlü Takrir’in reddi ve “damgalama”, “misillemeler” sonrasında, ikinci safhaya, dış muhalefet düzlemine geçme mecburiyetinin doğduğunun bulgulanmasıyla desteklenmektedir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Islamic Family Law in Liquid Publicity: Production of Rights Discourse via the Press within the Ottoman Law of Family Rights

    Gönan, Yavuz

    This study interrogates the transformations within Ottoman Islamic family law in the post-Tanzimat era, specifically focusing on the intersection of the Second Constitutional Period’s accelerated public sphere, the proliferation of print culture, and the normative contestations surrounding the 1917 Ottoman Law of Family Rights (Hukûk-ı Âile Kararnâmesi). Rather than conceptualizing family law reform as a purely technical exercise in codification, this article foregrounds the socio-legal dynamics that established family law as a critical site for negotiating legitimacy, methodology, and the public circulation or norms. The primary objectives is to shift the analytical focus away from discrete institutional outcomes -such as marriage, divorce, and poligyny- toward the more foundational question of how normative authority was produced, articulated, and stabilized amidst shifting administrative and discursive landscapes. Beginnin with the Tanzimat reforms, administrative modernization consolidated practices of registration, documentation, and surveillance, effectively rendering domestic relations legible to state institutions. This process of legibility did more than streamline governance; it repositioned family law as a domain inextricably linked to public order and state capacity. By the Second Constitutional Period, the instutituonalization of the press and the rise of women’s periodicals catalyzed the circulation of a rights- based vocabulary. Within this context, “rights” functioned not merely as a formal legal category but as a pervasive public idiom for claim-making, exerting unprecedented pressure on the legitimacy of inherited normative frameworks. The study contends that these pressure crystallized into two competing “thesis- antithesis” clusters: The Reformist Thesis: Mobilized concepts of justice, reform, and independent reasoning to advocate for interpretive adaptation and state-led regulatory intervention. The Traditional Antithesis: Emphasized order, continuity, and the preservation of juristic stability, rooted in an uṣūl - based discipline and evidentiary hierarchy. Crucially, the central conflict was often less about sprecific legal rulings and more about the meta-question of authority: who possessed the legitimate power to delimit the sphere of permissibility, and through which methodological framework could this authority be exercised? Zygmunt Bauman’s concept of liquid modernity is utilized here as an analytical lens -rather than a chronological label- to illuminate how accelerated norm-circulation and the pluralization of authority claims generated a climate of heightened uncertainty.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Hint Alt Kıtasında Hibrit Hukuk Denemesi: Anglo-Muhammadan Law

    Gönan, Yavuz

    Bu çalışma İngiliz sömürge idaresi altında Hint Alt Kıtası’nda ortaya çıkan Anglo-Muhammadan Hukuku’nun (AML) tarihsel oluşumunu, kavramsal temellerini, kurumsal etkilerini ve toplumsal yansımalarını -kısmen- ele almaktadır. AML, Hanefî fıkıh geleneğinden seçilen hükümlerin İngiliz common law teknikleri ve kolonyal yargılama usulleriyle harmanlanarak inşa edilen asimetrik bir hibrit hukuk sistemidir. Bu sentezde fıkhın örf, içtihat ve maslahat gibi dinamik unsurları devre dışı bırakılmış; çeviri ve digest faaliyetleri aracılığıyla daraltılmış ve standartlaştırılmış bir Hanefîlik inşa edilmiştir. Mevcut çalışma, öncelikle Bâbür İmparatorluğu’nun çoğulcu hukuki düzeninden İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin bölgeye girişi ve ardından Britanya’nın doğrudan hâkimiyet kurmasına uzanan tarihsel arka planı sunmaktadır. AML’un normatif temellerini oluşturan çeviri ve digest faaliyetleri çalışmanın merkezi odaklarından birini teşkil etmektedir. Hamilton’un el-Hidâye çevirisi ile Baillie, Sircar ve Wilson tarafından kaleme alınan üç farklı tipteki digest, AML’un fiili kanununu oluşturan kurucu metinler olarak incelenmektedir. Bu digestler hangi fıkhî görüşlerin Müslüman hukuku olarak kabul edileceğine karar veren normatif filtreler işlevi görmüş, Hanefî fıkıh içindeki çoğulculuğu daraltarak tek bir standart Hanefî hukuku inşa etmiştir. Kurumsal dönüşüm açısından üç farklı yaklaşım ele alınmaktadır. Kalküta Medresesi devlet için fakih modeli üreterek ulemayı kolonyal yargıya entegre etmeyi amaçlamış ancak dil rejimi değişikliğiyle bu mezunlar marjinalleştirilmiştir. Diyûbend ekolü sömürge idaresinden bağımsız bir ulema tipi üreterek fetva-vaaz-medrese ağı üzerinden alternatif bir normatif alan inşa etmiştir. Aligarh ise İslâmî kimlik ile İngiliz hukuki modernliğini uzlaştıran hibrit bir elit yetiştirme projesi olarak AML’u içeriden dönüştürmeyi hedeflemiştir. Toplumsal dönüşüm boyutunda ise AML’un Müslüman kimliğini yargısal düzleme elverişli bir hukuki statü kategorisine dönüştürmesi ve nikâh, talâk, miras gibi alanlarda aile hukukunu merkezileştirmesi analiz edilmektedir. Sonuç olarak çalışma AML’u salt teknik bir hibrit hukuk meselesi olarak değil kolonyal iktidarın Müslüman toplumu tanımlama, sınıflandırma ve yönetme biçimlerinin merkezi bir aracı, bir yönetim teknolojisi olarak değerlendirmektedir. Çeviri-digest-kodifikasyon süreci fıkhın dinamik mekanizmalarını devre dışı bırakarak metne bağlı ve kolonyal yargısal denetime elverişli bir sistem inşa etmiş, bu sürecin kurumsal ve toplumsal sonuçları Güney Asya’da Müslüman hukuk bilincinin şekillenmesinde kalıcı izler bırakmıştır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    18. Yüzyıl Mısır Tarihçilerinden Mehemmed Bin Yûsuf El-Hallâk'ın Hayatı ve Târîh-i Mısır El-Kāhire Adlı Eseri

    Gökçek, Mehmet Fatih; Gürbüz, Büşra

    Mehemmed bin Yûsuf el-Hallâk'ın hayatına dair dönemin kaynaklarında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Literatürde geçen sınırlı bilgiler ise müellifin Türkçe olarak yazdığı Târîh-i Mısır el-Kāhire adlı eserinin giriş kısmındaki kayıtlara dayanmaktadır. Söz konusu eser, Yavuz Sultan Selim döneminden başlayarak III. Ahmed devrinin ortalarına kadar merkez tarafından Mısır'a tayin edilen seksen altı beylerbeyini ve Mısır'da bulunan Türk idarî ve sosyal çevresini ayrıntılı bir biçimde ele almaktadır. Eser yalnızca biyografik bir kaynak değil, aynı zamanda Osmanlı dönemi Mısır tarihine dair özgün ve önemli bir başvuru kaynağı niteliğindedir. Bu makalede öncelikle Mehemmed bin Yûsuf el-Hallâk'ın hayatı üzerinde durulmuş, ardından eserin telif sebebi, yazılma tarihi, muhtevası, kaynakları, kaynak değeri ve müellifin tarihçiliği ele alınmıştır. Böylece müellifin ve eserinin Osmanlı dönemi Mısır tarih yazıcılığı içindeki yeri ortaya konulmuştur. Çalışmada yöntem olarak Târîh-i Mısır el-Kāhire isimli eserin mukaddimesinde yer alan ve müellifin hayatına ışık tutan otobiyografik bilgiler başta olmak üzere eserin muhtevasını ve tarihî değerini yansıtan veriler tespit edilerek bütüncül bir yaklaşımla analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular doğrultusunda müellifin hayatı ve eseri ayrıntılı biçimde tanıtılmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Hâfız-ı Ebrû’nun Hayatı ve Tarihçilik Yönü

    Gülmez, Abdurrahman

    Şihâbüddîn Abdullah b. Lütfullah b. Abdülreşîd, bilinen adıyla Hâfız-ı Ebrû (1361-1430), Timurlu Devleti döneminde (1370-1507) yaşamış, hayatı ve eserleriyle kendisinden söz ettirmiş önemli bir tarihçi ve coğrafyacıdır. Timurlu Devleti’nin resmî tarihçisi olan Hâfız-ı Ebrû birçok savaşa şahit olmuş, çeşitli ülkelere gönderilen elçilik heyetlerinde yer almış ve gittiği yerlerde gördüklerini ve yaşadıklarını kayıt altına almıştır. Eserlerinde tarihin tanımı, tarihçinin tutumu ve görevleri ile tarihî olayların ne şekilde kayıt altına alınması gerektiği gibi konulara değinen Hâfız-ı Ebrû tarihçilere adeta tarih metodolojisi dersleri vermektedir. Müellifin, İslam öncesi İran tarihi, peygamberler tarihi, Emevi Devleti, Abbasi Devleti Gazneliler, Selçuklular, Moğollar, İlhanlılar, Olcayto dönemi, Muzafferîler, Mülûk-u Kert hanedanı tarihi, Serbdâran ümerası tarihi, Timur ile Şahruh dönemi olaylarını anlatan eserleri bu dönemi çalışan araştırmacılara büyük katkı sağlayacak niteliktedir. Müellif eserlerinde daha çok ortaçağ İran tarihi ve coğrafyasını her yönüyle anlatmaya çalışmıştır. Hafız-ı Ebrû’nun eserleri hakkında yapılan inceleme ve araştırmalara bakıldığında çok sayıda İranlı ve batılı tarihçi ve coğrafyacının araştırmalarına konu olduğu dikkat çekse de söz konusu tarihçi ve eserlerinin Türk araştırmacıların ilgisini çekmediği görülmektedir. Bu araştırmada müellifin Farsça eserleri tek tek incelendikten sonra bu çalışma kaleme alınmıştır. Müellifin eserlerin Farsça olması ve Türkçe’ye çevrilen eserlerin az olması araştırmayı zorlaştırmıştır. Bu araştırmada dönemin olaylarına şahitlik eden ve bunu eserlerine yansıtan Hâfız-ı Ebrû’nun hayatı ve eserleri incelenerek müellifin eserlerini Farsça yazma sebebi, tarihçilik yönü, müellife göre tarihin önemi ve faydaları gibi hususlara değinilecektir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Realpolitik Bağlamda İran’ın Azerbaycan Politikası

    Sancak, Kadir

    Realpolitik kavramı ilk defa 19. yüzyılda Almanya’da kullanılmıştır ancak dış politikada realpolitik uygulamaların tarihi antik dönemlere kadar uzanmaktadır. Kısaca, siyasette pragmatizm olarak tanımlanan realpolitik yaklaşım, uluslararası ilişkilerde günümüzde de uygulanmaktadır. Ancak ahlaki ilkelere bağlı kalmayı reddeden Realpolitik kavramı, bu bağlamda muteber bir kavram değildir ve devletler dış politikalarına dair tanımlamalarda bulunurken bu tabiri kullanmamayı tercih etmektedir. 1979 yılındaki İslam Devrimi’nden sonra İran, dış politikasında dini ve mezhepsel söylemleri sıkça kullanmakta, bu da dış politikasının temel dinamiklerinin ideolojik veya dini değerler olduğu algısını güçlendirmektedir. Bu çalışma, İran’ın dış politikasına dair yerleşik algıları sorgulamakta ve realpolitik yaklaşımın modern dış politikada nasıl işlediğine dair önemli bir bakış açısı sunmaktadır. Bu bağlamda çalışma, İran’ın göründüğü gibi ideolojik saiklerle değil realpolitik bir anlayışla hareket ettiğini savunmakta ve bunu Azerbaycan örneği üzerinden göstermektedir. Çalışmanın kapsamı İran’ın Azerbaycan politikası ile sınırlandırılmakta ancak Ermenistan üzerinden kıyaslama yapılarak meselenin daha iyi anlaşılması amaçlanmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Trade Networks and Cultural Interaction in Ancient Mesopotamia: The Role of Ebla Merchants in The Middle and Late Bronze Age

    Aktürk, Mehmet Yunus

    Ebla was pivotal in shaping the economic, political, and cultural interactions between Mesopotamia and the Levant during the Middle and Late Bronze Ages. Emerging as a significant power in the 24th century BCE, Ebla controlled strategic trade routes connecting Mesopotamia, the Levant, and Anatolia, achieving economic prosperity while also establishing diplomatic dominance. The city leveraged its control over trade routes not only for economic gain but also as a tool to influence regional power dynamics and strengthen cultural ties. The archives of the Ebla Royal Palace G provide critical insights into the organization of trade networks, the diversity of traded goods, and the political and cultural impacts of these exchanges. The trade of goods such as grains, textiles, lapislazuli, and gold not only facilitated economic growth but also promoted the spread of religious practices, the development of linguistic standards, and the transfer of technological innovations. Ebla’s merchants served as cultural bridges between Mesopotamia and the Levant, enabling the exchange of knowledge, art, and technical expertise among diverse societies. The city’s dominance over trade routes was reinforced through strategic alliances with powerful city-states like Mari and Akkad, further enhancing Ebla’s influence in regional politics. Diplomatic agreements ensured the security of trade routes and simultaneously bolstered Ebla’s political supremacy. This article analyzes the multifaceted impacts of Ebla’s trade networks, emphasizing the transformative role of trade in regional integration and cultural interaction.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Geçmişten Günümüze Gümüşhane’de Madencilik

    Sukuroglu, Ebru Emine; Dağ, Serhat; Alemdag, Selcuk; Saylan, Kemal; Nazir, Bayram; Ozer, Ismail; Kurucu, Muhammet; Sipahi, Ferkan; Atalan, Öznur; Zeybek, Halil

    Türkiye, madenler bakımından oldukça çeşitli ve zengin bir ülkedir. Ülkede yer alan bazı madenlerin dünya çapında önemli bir yere sahip olduğu bilinmektedir. Türkiye'nin Doğu Karadeniz bölgesinde bulunan Gümüşhane ili de madenler bakımından zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Öyle ki, Gümüşhane’de var olan bu çeşitlilik ilk medeniyetlerin bölgeye hâkim olması ile önemli hâle gelmiş, şehirde bulunan madenlerin dışında şehrin İpek Yolu güzergâhında yer alması da bu bölgenin önemini daha da arttırmıştır. Hiç şüphesiz bu önem, Osmanlı Devleti’nin Trabzon’un fethi ile bölgeyi topraklarına katması ile devam etmiştir. Bu dönem ile birlikte şehirde madencilik faaliyetleri artmaya başlamış ve bu yönde yapılan çalışmalar ülkeye maddi anlamda katkı sağlamıştır. Bu açıdan Osmanlı Devleti, 16., 17. ve 18. yüzyıllarda bünyesinde barındırdığı başta gümüş ve altın madenleri olmak üzere diğer madenlerin varlığı nedeniyle ticari olarak canlı bir özellik gösteren Gümüşhane’ye büyük önem vermiştir. Böylece 17. yüzyılda adeta altın çağını yaşayan maden ocakları, 18. yüzyılın sonlarına kadar faaliyetlerini devam ettirmiştir. Bu yüzyıldan sonra da madenlerde yapılan üretim zamanla azalarak bölgedeki maden işletmelerinde çalışan işçiler madenleri terk etmeye başlamıştır. 19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde maden ocaklarının işletilmesinde büyük oranda çözülme ortaya çıkmıştır. Yapılan bu çalışma; Gümüşhane şehrinin tarihî çağlar, Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyetten günümüze kadar olan maden çalışmalarını ele alarak şehir ekonomisine birinci derecede yön veren madenlerin şehir açısından önemini ortaya koymayı amaçlamıştır. Çalışmada alan ile ilgili yapılmış çalışmalardan ve arşiv vesikalarından istifade edilmiştir.

    • SDG 11 · Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar
  • MakaleAçık Erişim2025
    Timurlu Devleti Dönemi Tarih Yazıcılığı

    Gülmez, Abdurrahman

    Kadim bir kültüre sahip olan Fars kültüründe Fars tarihi ve Farsça tarih yazıcılığı İslamiyet öncesine dayanmaktadır. Hz. Ömer zamanında İran toprakları Müslümanların eline geçtikten sonra Fars tarih yazıcılığı uzun bir dönem Arapça olarak devam etmiştir. Bundan dolayı da Fars tarih yazıcılığı veya İran tarih yazıcılığı ikinci planda kalmıştır. 10. yüzyılın sonundan itibaren gelişmeye başlayan Farsça tarih yazıcılığı Samanoğulları, Büveyhîler, Gazneliler ve Selçuklular döneminde Arapça tarih yazıcılığı ile yeniden rekabet edebilecek bir düzeye ulaşmıştır. Timurlular döneminde ise tarih alanında önemli eserler verilmiştir. Bu çalışmanın konusu Timurlu Devleti dönemi tarih yazıcılığı hakkındadır. Çalışmanın amacı, Timurlu Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına kadarki dönem içerisinde Timurlu Devleti’nden bahseden Farsça tarih yazımının gelişimini incelemek ve analiz etmektir. Çalışmada Timurlu Devleti tarihinden bahseden müellifler, eserleri, müelliflerin tarih yazımının sebepleri ve faydaları konusundaki yaklaşımları ve tarih yazımında Timurlu hükümdarlarının rolleri ve teşvikleri üzerinde yoğunlaşılmıştır. Çalışma dönemsel bir araştırmadır. Özellikle o dönemde iz bırakan Zahîr-i Mar’aşî, Hâfız-ı Ebrû, İbn Arabşah, Mîrhând, Mevlânâ Şerefeddin Ali Yezdî ve Nizâmeddîn-i Şâmî gibi müelliflerin çalışmaları üzerinde durulmuştur. Bu makale, konusuyla ilgili Farsça tarihî kaynakların doküman analizi yöntemi çerçevesinde incelenmesi ve değerlendirilmesi esasına göre hazırlanmıştır. Çalışma, özgün konusu ve kapsamı itibarıyla literatüre bir katkı sunmaktadır. Elde edilen bulguların, Timurlu Devleti tarihi ve tarih yazıcılığı alanında yürütülecek araştırmalara rehberlik etmesi öngörülmektedir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    1845 Tarihli Temettuat Defterine Göre Kütahya Sancağı Gediz Kazası Pazar Köyünün Sosyo-Ekonomik Yapısı

    Türkal, Merve Karaçay; Acar, İlknur

    Bu çalışma, 1845 tarihli Temettuat Defteri verileri ışığında, Osmanlı taşrasında yer alan Kütahya Sancağı, Gediz Kazası’na bağlı Pazar köyünün sosyo-ekonomik yapısını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Mikro tarihsel bir yaklaşımla yürütülen araştırma, köydeki hane reislerinin meslek gruplarını, üretim faaliyetlerini, gelir kalemlerini ve uygulanan vergilendirme sistemini detaylı biçimde incelemektedir. Tarım, hayvancılık ve zanaatkârlık faaliyetleri ekonomik yapının temel bileşenleri olarak öne çıkarken; bireylerin lakap ve ünvanları üzerinden toplumsal statü ve sosyal rol dağılımları değerlendirilmiştir. Ayrıca Temettuat defterinde yer alan hane bazlı kayıtlar, grafik ve tablolar aracılığıyla görselleştirilmiş; köydeki üretim çeşitliliği ve gelir kaynakları niteliksel olarak analiz edilmiştir. Çalışma, benzer özellikler taşıyan Şaphane ve Muhipler köylerine ait Temettuat verileriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş; bu sayede Pazar köyünün üretim ve gelir yapısı bakımından farklılıklar barındırdığı ortaya konulmuştur. Sonuç olarak çalışma Pazar köyü örneği üzerinden, 19. yüzyıl Osmanlı taşrasına ilişkin ekonomik ve toplumsal organizasyonun çözümlenmesine katkı sunmakta ve mikro düzeyde yapılan arşiv temelli araştırmaların tarih yazımındaki önemini bir kez daha vurgulamaktadır.

    • SDG 1 · Yoksulluğa Son
    • SDG 8 · İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme
  • MakaleYalnız künye2025
    Gümüşhânevî’nin Levâmi‘u’l-‘Ukûl’u ile Münâvî’nin Feyzü’l-Kadîr’inin Mukayesesi

    Gözün, Abdulvehhab

    19. asırda yaşamış Osmanlı ulemâsı ve meşâyihi içerisinde önemli bir yeri olan Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, tasavvufî yönünün yanı sıra ilmî tarafıyla da şöhret bulmuş bir şahsiyettir. Özellikle hadis ilmiyle ilgili yazdığı kitaplar onun ilimdeki yetkinliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerden iki tanesi öne çıkmıştır ki, bunlar Süyûtî’nin el-Câmi‘u’s-Sağîr’inden esinlenerek telif ettiği Râmûzü’l-Ehâdîs ile, Münâvî’nin Feyzü’l-Kadîr’inden ilham alarak meydana getirdiği Levâmi‘u’l-‘Ukûl adlı eserdir. Bu araştırmanın konusu, hadis şerhlerinden olan Levâmi‘u’l-‘Ukûl’un, Münâvî’nin el-Câmi‘u’s-Sağîr’i şerh ettiği mezkûr eseriyle mukayesesidir. Bu karşılaştırma, özellikle ilk elli hadisin şerhi üzerinden yapılacaktır. Kendi telifi olan Râmûzü’l-Ehâdîs’teki rivayetlerin çoğunluğu Süyûtî’nin eserinde yer aldığı için Gümüşhânevî, bunların şerhinde Feyzü’l-Kadîr’den epeyce istifade etmiştir. Tabii ki kendine özgü yorumları ve değerlendirmeleri de hiç şüphesiz mevcuttur. Bu vesileyle araştırmada şerh metotları açısından iki şerhin benzerliklerinin ve farklılıklarının tespiti amaçlanmıştır. Bu tür bir çalışmanın şerh literatüründeki değişim ve gelişimi kısmen de olsa göstermesi açısından fayda sağlayacağı ve bu yönüyle önemli olduğu düşünülmektedir. Sonuç olarak Gümüşhânevî’nin Münâvî’den etkilenme oranı ile eserinin özgünlük derecesi ortaya konacaktır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Mehmet Akif Ersoy ve Ahlak Felsefesi

    Kerimoğlu, Özkan

    Bu çalışmanın temel amacı, Türk Milli marşını yazan, şair Mehmet Âkif Ersoy’un yaşadığı dönemde, toplumun yüzleştiği ahlâkî ve kültürel sorunlarla mücadelesini ve bulduğu çözümü anlamaya çalışmaktır. İçinde yaşadığı toplumu sarmalayan, bireysel ve toplumsal yozlaşmaya sebep olan problemler hakkında derin bir kaygıya kapılan Âkif, duyarlı bir insan ve düşünür olarak çözüm arayışına girmiştir. Problemler karşısında çözüm için mevcut ve baskın anlayışın yeterli olmadığını ileri sürmüştür. Âkif, bireysel ve toplumsal ilişkileri detaylı bir şekilde incelemiş ve çöküşün temel nedenini İslâm Dini’nin yanlış anlaşılıp, yanlış tatbik edilmesi ve bilimden mahrum kalmak olarak belirlemiştir. Bu hakikatten endişe ve rahatsızlık duyan şair, çözümü ise halis İslâm’a rücûda, Doğu’nun hikmeti ve Batı’nın fenninin mezcedilmesinde bulmuştur. Düşünür bununla birlikte bu çöküşten kurtulmak için samimiyet, doğruluk, birlik-beraberlik, çalışmak, yardımlaşmak ve dayanışma, teknoloji ve ilim alanındaki gelişmeleri takip etmek, onları alıp sahiplenmek ve ümit var olmak gibi erdemlere ihtiyaç olduğunu da söylemektedir. Âkif’in “Safahat” başta olmak üzere eserleri çalışmamıza kaynaklık edecektir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2025
    Arap Milliyetçiliğinin Doğuş Seyri

    Erdem, Tevfik; Bozkurt, Hasan

    Bu makale, tarihsel süreçte Arap milliyetçiliğinin gelişim seyrini temel dinamikleriyle ele alıp, Arap milliyetçiliğinin nasıl ve hangi sebeplerden dolayı doğduğu sorusuna cevap aramayı hedeflemektedir. Bu soruya cevap verilirken, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecindeki siyasi ve sosyal gelişmelerin Arap milliyetçiliğinin ortaya çıkmasına yaptığı etkiye odaklanılmaktadır. Literatür taraması ve karşılaştırmalı tarihsel analiz yöntemi ile Arap milli hareketlerindeki aktör ve hedef çeşitliliğinin sonucu olarak farklı Arap milliyetçiliklerinin olduğu da ortaya konulmak istenmektedir. Çalışmanın temel varsayımı, Arap milliyetçiliğinin doğrudan bunu hedeflemese de Şerif Hüseyin öncülüğünde gerçekleşen Arap İsyanı (1916) olarak adlandırılan sürecin sonucu olarak ortaya çıktığıdır. Türk ve Osmanlı karşıtlığı üzerinden kurgulanan Arap isyanının milli bir gerekçeye dayanmaktan yok bölgesel güç elde etme amacıyla, İngiltere’nin desteği ve kışkırtması ile başlayan bir ayaklanma olduğu ancak gizil bir sonuç olarak milli duyguları kabarttığı da açıktır. Bölgecilik ile pan-Arabist politikalar arasındaki fark ve laik ile dini yorumlar arasındaki fark, farklı Arap milliyetçilikleri doğurmuştur. Bunun dışında, Arapların yoğun olarak yaşadığı coğrafyalardaki örneğin Beyrut, Şam, Bağdat gibi şehirlerde millet ve milliyetçiliğin ortaya çıkış seyri tek bir değişkenle açıklanamayacak kadar karmaşık olmakla birlikte orta sınıflaşmayı gösteren aydınların bu milliyetçiliğin oluşmasında diğer milliyetçilikler kadar etkili olduğu söylenebilir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2025
    Economic and Financial History of Hüsnüşah Hatun Waqf in Manisa (1632-1789)

    Karademir, Aysenur

    This study examines the waqf of Hüsnüşah Hatun, the wife of Sultan Bayezid II and the mother of Şehzade Şehinşah Sultan, in Manisa. The waqf’s charitable structures include a mosque, a school, and an imaret. Additionally, the Kurşunlu Han is also among these structures. The aim of the study is to outline the profile of the Hüsnüşah Hatun Waqf and to analyze its revenues, personnel salaries, and expenditures. This analysis is based on the waqf’s accounting books covering the years 1632-1789. The key finding of the study is the transformation in the waqf’s spending priorities. Initially, the primary focus was on the foundation’s core services and personnel payments. However, by the late XVIIIth century, a significant portion of the waqf’s revenues had begun to be allocated to expenditures such as treasury shares.

    • SDG 8 · İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme