Yayınlar
- MakaleYalnız künye201731 mart darbe-i hâile-i osmaniyesi yahut istibdadın sonu
Yaşaroğlu, Hasan
Osmanlı darbelerinin sonuncusu 31 Mart'tır. Askeri kıtalardan Avcı Taburları tarafından başlatılmış olan bu darbe eski zamanları, Yeniçeriyi hatırlatmaktadır. 31 Mart darbesi, Meşrutiyet ile ortaya çıkmış olan devlet sistemindeki değişiklikleri/yenilikleri ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Bu değişikliklerin başlatıcısı olarak darbenin asıl hedefi İttihat Terakki'dir. İkinci Meşrutiyetin ilanı (10 Temmuz 1908) ile Osmanlı Devleti yeni bir döneme girmiştir. Parlamento açılmış, seçimler yapılmıştır. Söz konusu dönemde Osmanlı Devlet yönetiminde meydana gelmiş olan bazı radikal değişiklikler ister istemez toplumda bir takım mağduriyetlere yol açmıştır. Bu mağduriyetler sebebi ile İttihat Terakki'ye karşı ciddi bir tepki oluşmuştur. Tepkiler giderek zıtlaşmalara yol açmış ve sonuçta Osmanlı Devleti bir kez daha yeni bir darbe ile karşı karşıya kalmıştır. 31 Mart darbesi emir komuta zinciri içerisinde gerçekleştirilmiş bir darbe değildir. Tanzimat öncesine dönme eğilimleri taşıması sebebiyle, Mutlakıyet rejiminden yeni kurtulmuş toplumun ciddi bir şekilde endişe duymasına sebep olmuştur. Bu endişe ve telaş ile başta İttihat Terakki mensupları olmak üzere, toplum kısa zamanda toparlanmış ve darbeye karşı ciddi bir direniş sergilenmiştir. Darbeciler beklenmedik bir mukavemetle karşı karşıya kalmanın verdiği şaşkınlıkla ne yapacaklarını bilememişler, aşırılıklar, taşkınlıklar sergilemişlerdir. 31 Mart darbe girişimi başarılı olamamıştır. Meşrutiyet ve Kanun-i Esasiye olan bağlılık darbecilerin önüne ciddi bir set çekmiştir. Toplumu artık eskiye döndürmek o kadar kolay değildir. Mutlakıyet ve İstibdadın baskıları insanların zihinlerinde hâlâ tazeliğini korumaktadır. Mutlakıyet tarihe karışmak üzeredir. Dünyanın gidişatı mutlakıyet/otokrasi yönünde değil, meşrutiyet/demokrasi yönündedir
- MakaleYalnız künye2016Osmanlıda bir yeniden yapılanma hamlesi: nizâm-ı cedît ve kabakçı darbesi
Yaşaroğlu, Hasan
Osmanlı İmparatorluğu, Batının uzun yıllar erişemediği medeniyeti yıllar önce kurmuş ve başarı ile sürdürmüştür. Ancak başlangıçtaki bu parlak gidiş sonuna kadar devam etmemiştir. Duraklama, gerileme ve çöküş dönemleri dolayısı ile Osmanlı medeniyeti söz konusu üstün vasıflarından önemli ölçüde uzaklaşmıştır. Duraklama ve gerileme gerçeği buna karşı tedbirler geliştirilmesi ihtiyacını ortaya çıkarmış olduğundan bazı son dönem Osmanlı padişahları neredeyse tüm mesailerini değişim ve yenileşme teşebbüslerine tahsis etmişlerdir. Başlangıç itibariyle değişim ve yenileşmenin ana hedefi eski ihtişamı geri getirmek iken, ilerleyen zamanlarda bunun yerini Batıyı yakalama arzusu almıştır. İster eski ihtişamı geri getirmek niyetiyle ortaya çıkmış olsun, isterse Batıyı yakalamayı hedeflesin, girişilen bu reform hareketlerinin ortak kaderi başarısızlık olmuştur. Tümü bir darbe ile sonlandırılmıştır. Belli hedefler yakalanmış olsa da Osmanlı toplumu toptan değişim ve dönüşüm hamlesini bir türlü tam olarak gerçekleştirememiştir. Bunun için Cumhuriyetin ilanını beklemek durumunda kalmıştır. Osmanlı değişim ve yenileşme hareketlerinin en önemlisi hiç şüphesiz Nizâm-ı Cedîd'tir. Sultan III. Selim tarafından başlatılmış ve uygulamaya konulmuş olan bu hareket, planlı bir yeniden yapılanma hamlesidir. Nizâm-ı Cedîd geçmişte başarısız olan önemli değişim hareketlerini de örnek alarak, çok dikkatli, gizli ve planlı hareket etmiş, ancak öncekiler ile aynı kaderi paylaşmaktan kurtulamamıştır. Dikkatli planlama, iyi organize gibi üstün vasıflarına rağmen o da başarısız olmuştur
- MakaleYalnız künye2016Osmanlıda bir darbe: sultan abdülaziz'in hal'i ve yıldız mahkemesi
Yaşaroğlu, Hasan
Osmanlı İmparatorluğunun gerileme dönemi, aynı zamanda bir darbeler dönemidir. 17. yüzyılın başlarında Sultan II. Osman'a karşı girişilen Yeniçeri darbesinin ardından, Osmanlı tarihinde, Lale devri ve III. Selim döneminde yapılan darbeler başta olmak üzere önemli siyasi hareketler vuku bulmuştur. Gerileme devri darbeleri Osmanlının yıkılışına kadar sürüp gitmiştir. Tanzimat'ın ilan edilmesi dahi darbelerin önüne geçememiştir. Osmanlı'nın son dönemlerinde Sultan Abdülaziz'e karşı girişilen ve onu deviren vükela darbesi de bu siyasi hareketlerden biridir. Sultan Abdülaziz'i deviren vükela darbesi, sonuçları itibariyle çok ağır bir darbe olmuştur: Tahtından indirilen Padişah bir hafta sonra intihar etmiş, ardından vükela darbesinin bir numaralı ismi serasker Hüseyin Avni Paşa, Kolağası Çerkez Hasan tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür. Bütün bu olayların ağırlığına dayanamayan zamanın padişahı Sultan V. Murat'ın, tahta çıkışından çok kısa bir süre sonra, aklî dengesi bozulmuş ve bu gerekçe ile tahtından indirilmiştir. Ardından hiç beklenmedik bir şekilde Veliaht Abdülhamid Efendi tahta çıkarılmıştır. Sultan II. Abdülhamit'in tahta çıkarılması ile Osmanlı tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Yeni dönemin adı meşrutiyettir. Ancak söz konusu bu I. meşrutiyetin ömrü fazla uzun olmamıştır. Bu yeni dönemin en önemli hususiyetlerinden biri, Padişah tarafından Yıldız Sarayı bahçesinde kurulan ve siyasi maksada matuf dizayn edildiği anlaşılan hususi Yıldız Mahkemesi ve bu mahkemenin vermiş olduğu kararlardır.
- MakaleYalnız künye2014Sıffîn savaşı ve tarihin gizlediği bir gerçek; ali muâviye mütarekesi
Yaşaroğlu, Hasan
Hz. Ali ile Şam valisi Muâviye arasında meydana gelen Sıffîn Savaşı, İslam tarihinin önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmektedir. Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarında başlayan ihtilafların giderek derinleşmesi neticesinde adı geçen halifenin asiler tarafından şehit edilmesi ve onun ardından Hz. Ali'nin halife seçilmesi kısa bir süre sükuneti temin etmiş olsa da, önde gelen iki sahâbî Talha b. Ubeydullah ve Zübeyir b. Avvam'ın Hz. Ali'ye karşı bayrak açmaları bu sükuneti bozmuş, bundan sonra da bir türlü istikrar sağlanamamıştır. Mezkur iki sahâbînin isyanı İslam toplumunu bir iç çatışmaya sürüklemiş, ilk iç çatışma olan Cemel Vak'ası'nın bir şekilde üstesinden gelinmesinin ardından yaklaşık bir yıl sonra bu sefer Muâviye'nin Hz. Ali'ye biat etmeyi kabul etmemesi yüzünden ikinci iç savaş Sıffîn'e gidişin önüne geçilememiştir. Sıffîn Savaşı'nın sonuçları çok ağır olmuştur. Bu savaş, İslam toplumu üzerinde tedavisi zor yaralar açmış, derin izler bırakmıştır. Uzun süre devam eden ve her iki taraftan da çok sayıda kayba neden olan bu kanlı çatışmadan, üstelik, somut bir sonuç da elde edilememiştir. Yenişemeyen taraflar, hakeme gitme kararı ile silahları susturmuşlardır. Savaş alanında biraz daha zayıf durumda olan Şam, Mushafları havaya kaldırmak suretiyle yapmış olduğu taktik hamle ile savaşı durdurmayı başarmış, devam eden tahkim görüşmelerinde de bu tür hamlelerini sürdürerek Sıffîn sürecinden güçlü ayrılmayı başarmıştır. Buna karşılık, Hz. Ali tarafı ise kendi içerisinde yaşamış olduğu bölünme neticesinde giderek zayıflamıştır. Böyle olmasına rağmen her iki taraf da, sürecin başarıya ulaştırılması ve ihtilafın çözüme kavuşturulması anlamında, bir başarı elde edememiştir. Tahkimi müteakip taraflar arasında meydana gelen bölgesel çatışmalardan da bir sonuç çıkmamıştır. Bu arada, Ali-Muâviye anlaşmazlığını fırsat bilen ve kaybettiği toprakları geri almak için pusuda bekleyen Bizans da yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştır. Taraflar arasındaki anlaşmazlıklar ve çatışmaların uzayıp gitmesi ve de az önce ifade edildiği gibi Kuzeyde pusuya yatmış olan Bizans'ın Suriye'ye doğru hareketlenmesi konjonktürel bir baskı oluşturmuştur. Gerek Şam, gerekse Irak hemen her açıdan tıkanıklıklar içerisine girmiş, bu tıkanıklıklar tarafları barış yönünde adım atmaya zorlamıştır. Sonuçta Şam tarafının teklifi ile Şam-Irak arasında bir mütareke imzalanmıştır. Bu mütareke her nedense tarihin tozlu rafları arasında kaybolup gitmiştir. Tek bir eser dışında İslam tarihi kaynakları bu mütarekeden söz etmemişlerdir. Doğrusu bu ilginç bir durumdur. Hz. Ali'nin oğlu Hasan ile Muâviye arasında yapılan barış anlaşması hemen hemen tüm kaynaklarda anlaşmasından söz edilmemesi, hatta bu konuya herhangi bir atıf dahi yapılmaması, oldukça dikkat çekicidir. Taberî bu hususta infirat etmektedir. Bununla birlikte, söz konusu rivayetin otantikliği konusunda şüphe duymamızı gerektirecek her hangi bir karine söz konusu değildir. yer almışken, söz konusu Ali-Muâviye barış anlaşmasından söz edilmemesi, hatta bu konuya herhangi bir atıf dahi yapılmaması, oldukça dikkat çekicidir. Taberî bu hususta infirat etmektedir. Bununla birlikte, söz konusu rivayetin otantikliği konusunda şüphe duymamızı gerektirecek her hangi bir karine söz konusu değildir.
- MakaleYalnız künye2013Bir taktik ve propaganda dehası olarak muâviye b. ebû süfyân ve hz. osman’ın katillerinin sorgulanması meselesi
Yaşaroğlu, Hasan
Hz. Osman 'ın şehit edilmesinin ardından onu öldürenlerin sorgulanıp gerekli cezaya çarptırılmaları hususu Hz. Ali ile Muâviye arasında derin tartışmalara sebep olmuştur. Hz. Osman dönemi Şam Valisi Muâviye b. Ebû Süfyân, maktûl halifenin velisi sıfatıyla konuyu sürekli gündemde tutarak, Hz. Osman'dan sonra halife olan Hz. Ali aleyhinde yoğun bir propaganda faaliyeti yürütmüş, yeni halifeyi siyaseten yıpratmaya çalışmıştır. Hz. Ali'nin hilafetinin ilk günlerinde yaşanan bu tartışmalar, nihayet Muâviye ile halife Hz. Ali'yi, Sıffîn mevkiinde karşı karşıya getirmiştir. Ancak yaklaşık üç-dört ay devam eden ve "leyletü'l-herîr/hararetli gece yahut hırıltı gecesi" sahneleri ile tarihe geçen bu savaştan ortaya bir sonuç çıkmamıştır. İhtilafın çözümü hakemlere havale edilmiş, hakemlerin ilk toplantılarında Hz. Osman'ın haksız yere öldürülmüş olduğu kararına varmalarıyla da Muâviye, Hz. Ali karşısında avantajlı duruma geçmiştir. Savaş meydanında elde edemediğini masa başında elde eden Muâviye, takip eden süreçte, devlete hakim olma yönündeki taktiksel hamlelerini sürdürerek, sonunda amacına ulaşmıştır. Muâviye bu süreçte propaganda silahını etkili bir yöntem olarak kullanmıştır. Devlete hakim olan Muâviye'nin, Hz. Osman'ın katilleri konusunda her hangi bir takibat yapıp yapmadığı hususu, tabiî olarak merak konusudur. O dönemde bu mesele çeşitli vesilelerle gündeme gelmiş, Muâviye ile Hz. Ali'nin oğlu ve halefi Hz. Hasan'ın hilafetin devri konusunda yapmış oldukları anlaşmada biraz kapalı da olsa mezkur soruna bir atıf yapılmıştır. Ancak bu mesele hiçbir zaman beklendiği şekilde ele alınmamıştır. Muâviye, katillerin sorgulanması konusunda herhangi bir adım atmamış, bir zamanlar ayyuka çıkmış olan mesele de geçen zaman içinde adeta unutulmaya yüz tutmuştur. Sanki taraflar arasında lisan-ı hâl ile "Sen bana itaat et ben de sana dokunmayayım." şeklinde bir anlaşma yapılmıştır. Halbuki bu mesele, başlangıçta, oldukça fazla gündemde tutulmuş, Muâviye, çok hayati bir konu olarak ısrarla bunun üzerinde durmuş, propagandasını yapmıştır. Muâviye, Emevi devletini bir manada bu iddia üzerine kurmuştur. Siyasi iktidarı ele geçirince de bu konuyu yok saymıştır
- MakaleYalnız künye2013Osmanlı'da bir darbe ve tahlili: genç osman örneği
Yaşaroğlu, Hasan
Osmanlı padişahlarından III. Selim döneminde başlatılan Nizam-ı Cedit hareketi, batılılaşma yönünde atılmış önemli bir adımdır. Osmanlının son dönemlerinde bazı padişahlar benzer adımlar atmaya gayret etmişlerdir. III. Selim'in babası III. Mustafa zamanında dahi ıslahat hareketlerine girişildiğine dair kayıtlar vardır. Daha geriye gittiğimizde karşımıza Lale Devri çıkmaktadır. Lale Devri, zevku sefanın ön planda olduğu bir dönem olmakla beraber, bu dönemde dahi batılılaşma/ yenileşme yönünde bazı adımlar atılmıştır. Yenileşme yönünde atılan adımların ilkini ise Sultan II. Osman dönemi teşkil etmektedir. Mezkur dönemi sona erdiren ise bir ihtilal hareketi olmuştur. Gerek bu İlk Osmanlı yenilik hareketi ve gerekse onu sona erdiren ilk Osmanlı ihtilalı, daha sonrakilere örnek olmaları bakımından önem arz etmektedirler. Osmanlı İmparatorluğunda bundan sonra ortaya çıkmış olan çoğu yenilik hareketi bu Genç Osman yenilik hareketi ile aynı kaderi paylaşmıştır. Amcası I. Mustafa'nın hal edilmesi üzerine padişah olan Genç Osman, sert tavırları yüzünden kısa zamanda Yeniçeri ve Ulemanın nefretini üzerine çekmiştir. Bu nefret padişahın bizzat başkomutanlığı üstlenmesi ve hacca gitmeye karar vermesi üzerine zamanla artmış ve neticede isyana dönüşmüştür. Yeniçeri ve Sipahi Ocakları öncülüğünde başlatılmış olan ve bir sonraki gün ulemanın da katılımı ile güçlenen isyancılar, taleplerini bildirmek üzere Saray'ın kapısına dayanmışlardır. Genç Osman başlangıçta isyancıların taleplerini reddetmiş ancak bu tavrını fazla sürdürememiştir. Sonunda isyancılar Saray'a girmiş ve padişahın amcası I. Mustafa'yı bulunduğu hücreden çıkarıp sultan ilan etmişlerdir. Genç Osman ise Yedi Kule zindanlarına kapatılmış ve orada katledilmiştir. Genç Osman, bir ihtilal sonucu öldürülen ilk Osmanlı padişahıdır.
- MakaleYalnız künye2013İslam'ın ilk kapitalizm itirazı ebû zerr el-gıfârî ve ebû zerr hareketi
Yaşaroğlu, Hasan
İnsanın doğasında mevcut olan mülk edinme hevesi, İslam'ın ilk yıllarında ashap arasında bir takım tartışma ve itirazlara konu olmuştur. Hz. Ömer kendi döneminde bolca gelen ganimet malını, kurmuş olduğu divan teşkilatı marifetiyle halka dağıtarak bu itirazların önüne geçmeyi başarmıştır. Ondan sonra halife olan Hz. Osman döneminde, idarenin bazı tasarrufları nedeniyle, mülk edinme ve zenginlik meseleleri bir takım itirazlara ve tartışmalara konu olmuştur. Bu dönemde Emevi ailesi mensupları hazine kredileri ve ganimet gelirleri ile hususi olarak desteklenince zenginlik ve mülk edinme kaynaklı tartışmalar iyice artmış ve bu durum toplum içerisinde huzursuzluğa sebep olmuştur. Dört halife döneminde devlet gelirlerindeki büyük artışlar ve yanı sıra yeni ve farklı ticari yolların da açılması ile zenginlik ve mülk artışında gözle görülür bir sıçrama ve farklılaşmanın yaşanması, ister istemez toplum kesimleri arasında, bir zengin-fakir ayrımı gündeme getirdiğinden, göstermişlerdir. Sonuçta, aslında insan için faydalı bir şey olan zenginlik ve servet, dengeli dağıtım ve adil bölüşümün iyi bir şekilde sağlanamaması yüzünden toplum kesimleri arasında bir takım itirazlara ve anlaşmazlıklara sebep olmuştur Hz. Peygamberin yakın arkadaşlarından Ebu Zerr el-Gıfari, fakir ve yoksulların bir nevi savunucusu olarak ortaya çıkmış, halifeyi ve diğer idarecileri açıkça eleştirmiş ve servetin belli ellerde toplanmasına itiraz etmiştir. Aynı şekilde o aşırı zenginleşme, mülk edinme hırsı ve zengin fakir arasında giderek yükselen uçuruma karşı çıkmış, sonuç olarak, bu hususlarda itiraz sesini yükselten ilk kişi olarak tarihteki yerini almıştır.
