Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleAçık Erişim2024
    İstanbul Yazma Eser Kütüphanelerinde İbnu’l-Mukaffa‘a Nispet Edilen Eserler

    Kuyanay, Mehmet

    Arap edebiyatında edebî nesrin öncüsü sayılan Abbasîlerin ünlü kâtibi ve aynı zamanda Kelile ve Dimne’yi Farsçanın eski hali olan Pehleviceden Arapçaya tercüme eden Fars kökenli Abdullah İbnu’l-Mukaffa‘a telif ve tercüme olarak pek çok eser nispet edilmiştir. Ancak ona nispet eden eserlerden bir kısmı biraz da onun sonradan Müslüman oluşunun şüpheyle karşılanması, zındıklıkla itham edilmesi, Kur’ân’a muaraza yapmaya çalıştığı iddiası gibi sebeplerin de etkisiyle günümüze ulaşmamıştır. Günümüze ulaşan eserlerden bir kısmı ise yeterli derecede tanınmamıştır. Söz gelimi onun el-Fevâʾid ve’l-kalâid, isimli eseri, sadece Alman Şarkiyatçı Carl Brockelmann (1868-1956) tarafından sadece ismen zikredilmiştir. Bu çalışma da onun İstanbul’daki yazma eser kütüphanelerindeki eserleri ile ilgilidir. Zira bu kütüphanelerde bulunan ve ona ait olan eserlerden bir kısmı gerek Arap edebiyatında gerek diğer edebiyatlarda henüz tanınmamaktadır. Bununla birlikte bazı eserlerinin orijinalinin de bu kütüphanelerde bulunan eserlerden alundığı anlaşılmıştır. Dolayısıyla bu çalışmada onun bilinen eserlerinin yanında bilinmeyen eserlerinin de tanınması ihtiyacına cevap mahiyetinde, bu makale ele alınmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Ehl-i Sünnet ve Mu’tezile Kelâmı Açısından Emir ve İrade İlişkisinin Neliği Tartışması

    Bal, Samet Yahya

    Ehl-i sünnet ve Mu’tezile arasında tartışmalı pek çok mesele olduğu bilinmektedir. Bunlardan biri de irade ve emir arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğidir. Mu’tezilî kelâm bilginleri irade ve emrin farklı anlamlarda ve yönde olması durumunun imkânsızlığını savunmaktadır. Allah’ın emir ve yasakları hususunda emir ve iradesinin aynı doğrultuda tecelli ettiğini iddia ederler. Ehl-i sünnet kelâm bilginleri ise irade ve emrin mutlak olarak aynı yönde ve anlamda olmadığını iddia etmektedirler. Allah’ın iman etmeyeceğini bildiği kullar bağlamında tezahür eden iradesinin emirden farklı olduğunu savunurlar. Onlara göre Allah’ın özellikle imtihan gereği olarak emrettiği her şeyi irade etmesi ve bu olayın kul istesin ya da istemesin zorunlu olarak gerçekleşmesi ilâhî hikmet açısından mümkün değildir. Ehl-i sünnet ve Mu’tezile bilginlerinin bu farklı yorumlarının altında ilâhî sıfatları ve özellikle de irade sıfatını nasıl yorumladıkları ve onu zattan ayrı bir sıfat olarak görüp görmedikleri yatmaktadır. Buna göre farklı şekillerde tanımlanan irade kavramı üzerinden kelâm bilginleri iradenin emirle olan ilişkisine farklı açılardan yaklaşarak birtakım yargılara varmışlardır.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Arı örnekliğinde kur’an’da isbât-ı vâcib

    Bal, Samet Yahya

    Doğada çok sık karşılaştığımız, dikkatimizi çeken ve hayatımızın bir parçası gibi olan canlılar şüphesiz hayvanlardır. Bunlar arasında yaşamı ve biyolojik süreçleri ibretlerle dolu olan canlıların başında ise bal arısı gelmektedir. Bu araştırmada bal arısının varlığı, özellikleri, doğa ve insanla ilişkisi bilhassa yaratıcının varlığı ve birliği bağlamında ele alınmıştır. Amacımız bal arısındaki birçok farklı sistemi ve yeteneği inceleyerek bu olguların ancak aşkın bir bilinç sahibi olan yüce yaratıcı tarafından gerçekleştirilebileceğini ortaya koymaktır. Bal arısı ve benzeri canlılardaki üstün bilinç gerektiren davranışların yaratıcı ile ilişkisi açısından ele alınması önemlidir. Bu bağlamda çalışmanın epistemik çerçevesi oluşturulurken başta Kur’an metnine, bazı hadislere, bilimsel çalışmalara, klasik ve modern isbât-ı vâcib eserlerine müracaat edilmiş, zikredilen metinler doküman analizi yöntemiyle sistematik bir şekilde taranmıştır. Elde edilen veriler temel ilke ve esaslar çerçevesinde değerlendirilmiştir. Çalışma isbât-ı vâcib bağlamında özel bir konuyu detaylı olarak ele alması, modern verilerden yararlanması ve biyosferdeki canlı sistemlerin yaratıcının varlığına olan lüzumu bağlamında kelam alanına katkısı bakımından önemlidir. Kelam bilginleri ve İslam filozofları kendi dönemindeki inkârcı akımlarla mücadele içinde olmuşlardır. Modern bilimlerin doğuşundan itibaren materyalist-ateist düşünce, dine karşı olma konumunu belirlerken çoğu zaman doğal fenomenler, tabiat bilimleri ve bilimsel ilerlemelerden beslenme iddiasından yola çıkmıştır. O hâlde ateistik akımlar çoğunlukla tezlerini evrendeki doğal fenomenlerden esinlenerek temellendiriyorsa, çağın kelam bilginlerinin de varlığı ve doğal fenomenleri iyice inceledikten sonra farklı bakış açıları geliştirmeleri, yaratıcıya işaret eden ve tesadüfe havalesi mümkün olmayan çarpıcı deliller sunmaları kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Çalışma bu ihtiyacı karşılama açısından geniş literatür taraması, klasik-modern isbât-ı vâcib delillerinden ve modern bilimsel verilerden yararlanması açısından kıymetlidir. İsbât-ı vâcib bağlamında, bal arısının bilhassa modern zamanda gündeme gelen fiziksel olay ve doğal fenomenlerdeki hassas ayar ve canlılardaki tasarım argümanı üzerinden ve ayrıca ekolojik, teleolojik, kozmolojik ve nizam delili bağlamında Tanrı’nın varlığına delil oluş keyfiyeti, Kur’an’ın ilgili ayetlerinden ve modern verilerden yararlanarak sunulmaya gayret edilmiştir. Neticede bal arısındaki yüksek bilinç gerektiren tüm biyolojik sistemlerin ve olağanüstü görüngülerin tümü ancak bir yüce yaratıcının varlığıyla açıklanabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Kirâmen Kâtibîn Meleklerinin Görevlerine Dair Bazı Soru ve Cevaplar

    Gözün, Abdulvehhab

    Gaybî meselelerden olup yaratıcı tarafından iman edilmesi istenilen hususlardan biri, hiç şüphesiz meleklerin varlığıdır. Mahiyetleri, çeşitleri, görevleri ve özellikleri noktasında da insanlar, ancak İslâm’ın iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet’te bildirildiği kadarıyla bilgi sahibi olabilirler. Zira gaybî konularda bilgiye erişme yollarından, bağlayıcı ve esası itibarıyla kat‘î ilim bildiren dayanak, vahiydir. Hissî olmayan bu alanda duyular tabiatıyla bilgi aracı olamazlar. Aklın ise gaybî bilginin sübûtundan ziyade anlaşılması ve yorumlanması bakımından delâletinde etkinliği vardır. Peygamberlerin dışındaki bazı insanlar tarafından ilham veya rüya gibi vesilelerle elde edildiği iddia edilen bilgilere gelince bunlar, kaynağı kesin olarak Allah (c.c.) olmadığı için bağlayıcı olmamasının yanı sıra subjektif bir deneyim olarak doğru ya da yanlış olmaya elverişlidir. Dolayısıyla meleklerle ilgili zikredilen hususlarda doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmanın yolu ancak vahiy olabilir. Yaratıcının kendilerine yüklediği görevler bakımından melekler farklı kısımlara ayrılmaktadır. Bu melek gruplarından biri daha çok, “değerli yazıcılar” anlamına gelen “kirâmen kâtibîn” sıfatlarıyla anılan meleklerdir. Genel olarak insanların dünya hayatında yapıp ettiklerini yazılı olarak kayda geçirmekle görevli oldukları inananlar tarafından bilinmektedir. Ancak bu husus detaylı olarak ele alındığında akla birçok soru gelmektedir. Özellikle konu bağlamında 5N1K sorgulama tekniği üzerinden yola çıkıldığında bu durum ortaya çıkmaktadır. İnsanın sorumluluğu açısından bakıldığında kanaatimizce en önemlisi “ne” ve “ne zaman” sorularıdır. Çünkü insanın nelerden ve ne kadar süre sorumlu olacağını bilmesi, kendisi açısından öncelikli olandır. Bu da yazıcı meleklerin insanla ilgili hangi hususları yazılı olarak kayda geçirdiğinin bilinmesiyle bilinebilir. Ayrıca bunları ne zaman yazmaya başladıkları ve ne zaman sonlandırdıkları da bilinmelidir. Böylece insan için sınava tabi tutulduğu hususlar ile sorumluluk süresi ortaya çıkmış olur. Diğer sorulara gelince elbette onların da cevapları önemlidir. Ancak araştırmanın sınırlarını aşmama düşüncesiyle bunlara kısaca değinilecektir. Öncelikle “nerede” sorusunun cevabının amellerin vuku bulduğu mekân olarak dünya olduğu herkesçe malumdur. Kayıt tutanakları olarak ise defter gibi fizikî bir malzemeden ziyade fizik ötesi oldukları ilk akla gelendir. “Neden” sorusu bir yönden yaratılıştan doğan sorumluluklarla alakalı olup çok detay istememektedir. Ancak yaratıcının insana ait her şeyi zaten bilip unutmuyor olması ve onu hesaba çekmek için aslında hiçbir kayda ihtiyaç duymaması bakımından yazılmasının hikmeti sorgulanabilir. İnsanın, yaptıklarının kaydedildiğinin ve ona göre davranması gerektiğinin bilincinde olması, böylece hesap günü bu durumdan haberinin olmadığını ileri sürememesi gibi gayelerden ötürü yazıldığını söylemek mümkündür. “Nasıl” sorusu ise insanın sorumluluğunu ilgilendiren bir husus değildir. Son olarak “kim” sorusunun cevabının, yazdıran olarak Allah (c.c.); yazan olarak ise adı geçen melekler olduğu sarihtir. Binaenaleyh araştırmanın konusu, Kirâmen Kâtibîn meleklerinin kaydettiklerinin mahiyetinin ve zamanının tespitine dair olan “ne” ve “ne zaman” sorularıdır. Amacı da özellikle bu iki sorunun cevaplarına vahyin kaynakları olan Kur’an ve Sünnet üzerinden ulaşmaktır. Çalışmanın bu yönüyle önemli olduğu düşünülmektedir. Araştırmada yöntem olarak Kur’an ve Sünnet’te konu hakkında yer alan ilgili metinler üzerinden belgesel araştırma ve yorumlama metoduna başvurulacaktır. Özellikle mezkûr soruların cevaplarını ilgilendiren hadis rivayetlerinin tespiti, ihtiyaç duyuldukça sıhhat değerlendirmesi ve âlimlerin meseleyle bağlantılı yorumları, araştırmanın kapsamına girmektedir. Sonuçta ise zikredilen soruların cevaplarıyla ilgili elde edilen bulgulara ve bazı yönlendirici açıklamalara yer verilecektir. Araştırma neticesinde kısaca, “ne” sorusunun cevabının, iyilik ya da kötülük kategorisine giren insana ait ve özgür iradesiyle bilinçli ve kasıtlı olarak edindiği her türlü inancın, düşüncenin, duygunun, niyetin; icra ettiği her eylemin, söylemin; sebebiyet verdiği ya da ardında bıraktığı her çeşit iyilik ve kötülüğün olduğu anlaşılmıştır. “Ne zaman” sorusunun cevabının ise, iyilikler için ergenlik öncesi dönemden; kötülükler için ise ergenlikle başlayıp ölüme kadar, hatta varsa ardında bıraktıkları ya da neden oldukları, insanlar üzerinde etkisinin bitimine kadar devam eden zaman dilimi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Kültür Boyutları ile İslami Dindarlık Düzeyinin Çevre Dostu Ürün Satın Alma Davranışına Etkisi

    Eda, Dişli Bayraktar

    Kültür ve din, bireylerin çevresel konulara duyarlılık seviyelerini ve sorumluluk hissini artıran, aynı zamanda toplumsal bilinci oluşturmada etkili olan iki temel faktördür. Bu durum, çevre dostu ürünlerin satın alınmasının önemini artırmaktadır. Çevre dostu ürün satın alma davranışıyla ilgili akademik araştırmalar mevcut olmakla birlikte, ulusal kültür ve dindarlık özelliklerinin çevre dostu ürün satın alma üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışma, kültürel boyutlar ile İslami dindarlık düzeyinin çevre dostu ürün satın alma davranışına olan etkisini araştırmaktadır. Bu çerçevede, çevrimiçi yöntemler kullanılarak toplam 408 anket toplanmıştır. Bu araştırmada elde edilen verilerin değerlendirilmesinde LİSREL ve SPSS istatistiksel analiz paket programları kullanılmıştır. Araştırma hipotezlerinin test edilmesi sürecinde, elde edilen veriler yapısal eşitlik modellemesi aracılığıyla analiz edilmiştir. Sonuçlara göre; kültür boyutunda yer alan belirsizlikten kaçınma, Kolektivistlik ve uzun dönem erimlilik alt boyutları çevre dostu ürün tercihini pozitif yönde etkilemektedir. İslami dindarlık boyutunda yer alan İslami inanç, İslami uygulama ve İslami anlam alt boyutları ise çevre dostu ürün tercihini pozitif yönde etkilemektedir.

  • MakaleYalnız künye2024
    Mâverdî’nin Edebü’d-Dünyâ Ve’d-Dîn Adlı Eserinde “Nefsin Edebi” Üzerine Bir Değerlendirme

    Kerimoğlu, Özkan

    Kutsal metinlerde insan, en güzel ve üstün şekilde yaratıldığı bildirilen bir varlıktır. Onu diğer varlıklardan farklı kılan bedensel ve ruhsal bazı vasıfları vardır. Onun varlık bütünlüğünü en doğru şekilde anlayıp tanımlayabilmek için biyolojik ve ruhsal her iki yönünü de bilmek gerekmektedir. İnsanın irade, sorumluluk gibi bilinen ve genel olarak kabul gören özelliklerinin yanında nefis, ruh ve akıl gibi insanı oluşturan temel gerçeklikler de söz konusudur. İnsanı gerek Yaratıcının huzurunda gerekse insanlar nazarında erdemli ya da değersiz kılan en güçlü etkenlerden birisi de nefistir. Nefis, “insanın özü, ruh, zat, öz varlık, zihin, hayat, şehvet, istek, kötü huyların kaynağı” gibi çok farklı anlamlara gelmektedir. Düşünce tarihinde farklı dönemlerde farklı felsefi fikirlere sahip filozof, mutasavvıf ve kelam bilgini nefis konusunu ele alıp değerlendirmiştir. Pisagor, nefsi bedenden ayrı bir cevher, Demokritos, ateş veya sıcaklık, Eflatun, bedene hareket veren bir cevher olarak kabul etmiştir. Aristo ise nefsin tanımını yapmanın zorluğuna dikkat çekerek nebati, hayvani ve insani olmak üzere nefsin üç çeşidinden söz etmiştir. Tanımı üzerinde düşünürlerin ittifak edemediği nefis kavramı dini literatürde iyi ve kötünün ayrışma noktası olarak kabul edildiği için stratejik bir öneme sahiptir. Çünkü insan nefsi, doğası gereği dünyevi hazlara, beşeri arzu, istek ve ihtiraslara eğilimli bir yapıya sahiptir. Aynı şekilde insan irade sahibi olan bir varlıktır ve bu özelliği sayesinde çevresindeki varlıklar ve olaylarla ilgili müspet-menfi ilişki kurup değerlendirme yapabilme kabiliyet ve özgürlüğü vardır. Bu özellikleri zatında barındıran insanın, hazlar, istekler ve ihtiraslar karşısındaki tutumu nasıl olmalıdır? Çalışmamızın ana temasını Mâverdî’nin bu soruya verdiği cevap ve tespit ettiği çözüm yolları oluşturmaktadır. İrade sahibi olmanın insanı diğer canlılardan farklı ve üstün kıldığı belirtilmişti. Bu bağlamda insandan beklenen nefsin arzuları konusunda hassas, bilinçli ve dirayetli bir tavır sergileyerek iradesini, nefsini kontrol etmek amacıyla kullanmasıdır. Nefsin kontrol edilememesinin bireysel ve toplumsal açıdan istenmeyen sonuçlar doğurduğu reel hayatta gözlemlenmektedir. Nefsin bilinçli bir şekilde kontrol edilememesi halinde, insan, dünya ve içindekilere karşı taşıdığı aşırı ihtirasın kurbanı olabilir. İnsanın kibir ve gurura kapılarak, arzularının peşinden sürüklenmesi sonucu çevreyi, toplumu ve dünyayı ifsat ederek yaşanmaz hale getirmesi imkân dâhilindedir. Bu yüzden nefsin söz konusu özelliği karşısında sürekli dinamik ve etkin bir bilince ihtiyaç vardır. Arzu ve ihtiraslarının esiri olmuş, kontrol edilemeyen, disiplinsiz bir nefsin sahibine kazandıracağı müspet bir durumdan söz edilemez. Disiplinsiz ve kontrol edilemeyen nefis, takiyyeye, samimiyetsiz söz ve eylemlere, şekli dinsel tutum ve davranışlara, basit, ilkel gerekçelerle başkasını ötekileştirme gibi bireysel, dini, ahlâki ve sosyal travmalara neden olmaktadır. Düşünürün de odaklandığı ve dikkat çektiği husus burasıdır. İnsan, iradesini kullanarak nefsinin ihtiraslarını, arzularını kontrol ve disipline etmeyi başarabilirse, kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma, diğerkâmlık gibi bireysel ve toplumsal yaşama mutluluk getirecek erdemlere alan açılmış olur. Mâverdî, Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn eserinin beşinci bölümünde bu konuyu değerlendirmiştir. Nefsin ıslah edilmesinde eğitimin önemli bir faktör olduğunu düşünen Mâverdî, Allah tarafından insana verilen aklın ve vahyi bilginin bu mücadelenin olmazsa olmaz unsurları olduğunu söylemektedir. Çünkü o, doğru ile yanlışın ayırt edilmesinde, nefsin zararlı ve kötü eğilimlerine sabredilmesinde akıl, vahiy ve bilgi ittifakının gerekli olduğu düşüncesindedir. Kendisine vahyi, aklı, bilgi ve hikmeti kılavuz edinmiş, duygu, düşünce ve davranışlarını bu kılavuzun şekillendirdiği kişi nefsine yenilmeyecektir. Bu yüzden Mâverdî, “Nefsin edebi” konusunu değerlendirirken insanın, çocuklukta olduğu gibi yetişkinliğinde de terbiyeye ihtiyaç duyduğunu özellikle vurgulamaktadır. Bu bağlamda bireysel ve sosyal hayatta erdem ve faziletin tekâmülüne engel olabileceğini düşündüğü kibir, gurur, yalan haset, gazap gibi hususları belirlemiş, bunların sebeplerini ve bunlarla nasıl mücadele edileceğini de göstermiştir. Çalışmamızın ana konusunu, mütefekkirin bu mücadele ile ilgili düşünceleri oluşturmaktadır.

  • DerlemeYalnız künye2023
    İslam düşüncesinin batı düşüncesine etkileri

    Kerimoğlu, Özkan

    Bekir Karlığa eserine “İslam Düşüncesi” ve “Batı Düşüncesi” kavramlarını tanımlayarak başlamaktadır. Yazara göre İslam’ın insan, hayat, kâinat ve Allah hakkındaki telakkilerinin bir bütünü olarak tanımlayabileceğimiz İslam düşüncesi, fikri, felsefi ve edebi türler olarak yazılı şekilde ifade edilebileceği gibi, musiki, resim, hat, süsleme ve mimari gibi değişik kalıplar içerisinde de yorumlanabilir. Batı düşüncesi ise, Batı Avrupa’da geliştirilen düşünce akımının adıdır. Yazar Batı düşünce sisteminin Hıristiyan dünya görüşü, Antik dünyadan devralınan Grek-Latin kültürü ve Batı Avrupa halklarının geçmişten miras kalan milli ve ırki birikimin oluşturduğu geleneksel değerlerden oluşan üç önemli kaynağının olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu üç kaynaktan yararlanılarak insan, hayat, kâinat ve Tanrı hakkında oluşturulan fikri, felsefi ve edebi birikimi de Batı düşüncesi diye isimlendirmektedir. Her iki düşünce sisteminin de oluşumunda Tanrı tarafından gönderildiği kabul edilen ilahi mesajın ve bu mesajdan hareket ederek Müslüman ve Hıristiyanların geliştirdikleri entelektüel birikimin önemli katkısı söz konusudur. İlahi vahyin ve insan aklının ürünü olan İslam ve Batı düşüncesinin birbirleri ile olan ilişkisinin başlangıcını Hz. Peygamber’in hayatta olduğu döneme kadar gittiğini görmekteyiz. Hz. Peygamber döneminde tanışmaya başlayan bu iki dünya 1400 yıllık tarihi boyunca zaman zaman savaştı, kimi zaman birbirini ilgiyle izledi, kimi zaman birbiriyle yarıştı. Ama bu iki düşünce sistemi birbirini anlama, birbirine saygı duyma, birbirini olduğu gibi kabul etme gibi olumlu bir anlayışın içinde olmadılar. İşte bu çalışmada 1400 yılı aşkın zamandır olumlu, olumsuz hep bir etkileşim halinde olan bu iki dünyanın karşılıklı yaşadığı serüven Prof. Dr. Bekir Karlığa tarafından kaleme alınan “İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri” adlı eserde anlatılmaktadır. Yazar eserinin “İslam Düşüncesinin Batıya Geçişi” ve “İslam Düşüncesinin Batıya Etkileri” diye iki ciltten oluşacağını beyan etmektedir. Biz bu çalışmada eserin yayınlanan, giriş ve “İslam Düşüncesinin Batıya Geçişi” başlığını içeren ilk cildi inceleyeceğiz.

  • MakaleYalnız künye2023
    Oryantalistlerin Kur’ân Hakkındaki Erken Dönem Çalışmalarına Dair Bir Analiz

    Aytekin, Ayşe

    Batı dünyasının Kur’ân ve Tefsir ile ilgili araştırmaları, Oryantalizm tarihiyle ilintili olup benzer minvalde bir gelişim ve değişim sürecine tabidir. Batılı araştırmacıların İslâm’ı tanıma çabaları, Haçlı Seferleri’ne kadar uzanmakta olup İslâm’ın ve entegre edildiği medeniyet ve kültürün üstünlüğünü kabul etmeleri sonucunda adeta bir mücadele girişimine dönüşmüştür. Başlangıçta, bu mücadele çerçevesinde tercüme hareketleri büyük rol oynamıştır. Zira, kültür ve medeniyeti tanımak, öncelikle dili bilmek ve anlamaktan geçmektedir. İslâm düşüncesini anlamak adına Arapçayı öğrenen Batılılar, bu dil ve kültürün ürün ve eserlerini Latinceye çevirerek bu mücadelede en mühim adımı atmışlardır. Şerh, iktibas, izah, intihal yahut adı her ne olursa olsun yaptıkları tüm araştırmalar, çeviriler, eserler, ürünler ve çalışmalar bu uygulama ve adım odağında zikredilebilir. Dilin başat noktada yer aldığı çalışmaların yanı sıra bu çalışmaları etkileyen diğer unsurlardan da söz etmek gereklidir. Nitekim, hayatı içeren tüm etkenler hem akademik hem bilimsel hem siyasi hem dini hem sosyal hem ekonomik hem de kültürel boyutta benzer seyirde yer almaktadır. Rönesans, matbaanın icadı, Türklerin yayılmacı politikası, ilim ve felsefe alanındaki diğer gelişmeler ve bu gelişmelerin Avrupalılara tesiri onların İslâm alanındaki çalışmalarında etkili olmuştur. Oryantalistlerin -çeşitli amaçlarını gerçekleştirebilmek için yapmış oldukları- İslâm ve Kur’ân’a dair ilk araştırmaları, dini, siyasi, ilmi, ticari ve sömürgecilik gibi çeşitli hedefler taşımaktaydı. Oryantalistler, bu amaçlarla şekillenen çalışmalarıyla İslâm’ın ve Hazreti Muhammed’in (s.a.v) değerini düşürerek İslâm ile mücadele etmek, kendilerince tespit ettikleri İslâm’ın kusurlarını yaymak suretiyle bu dinin yayılmasını engellemek ve Müslümanları Hristiyanlaştırmak gibi faaliyetlerde bulunmuşlardır. Akademik çalışmalarda da benzer şekilde ilmi tarafsızlık, objektiflik ve özgünlük gibi kriterlerden yoksun son derece olumsuz ve garazkar bir ifade tarzına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Kur’ân ve Tefsir ile ilgili çalışmalarda da bu durum göze çarpmaktadır. İslâm’ı yermek adına özellikle Kur’ân’ın kaynağı ve mahiyeti gibi konularda çeşitli eleştirilerde bulunmuşlardır. Kur’ân’ın merkezde olduğu çalışma alanlarının yanı sıra, Kur’ân tarihine dair birçok eser ise Kur’ân’ın nasıl ve hangi evrelerden geçerek günümüze geldiği meselesini, yaygın bir biçimde Müslüman perspektifi ile anlatmaktadır. Buna mukâbil, Müslümanlar kadar Müslüman olmayanlar da Kur’ân’ın ne olduğu, menşei, sahihliği ve oluşum süreci ile ilgilenmektedirler. İnsanlık ve bilim ortak paydasına faydalı olacak yeni araştırmalar adına, Müslüman olmayan araştırmacıların bu meseleler hakkındaki bakış açılarını değerlendirmek ve Batı’ya dair ve Batılı çalışmaları algılamak için onların İslâm, Müslümanlar ve Hazreti Muhammed (s.a.v) ile olan münasebetlerinin tarihçesini ve birçok alandaki Oryantalizm ve Oryantal çalışmaların tarihi sürecini objektif ve bilimsel bir şekilde araştırmak, analiz etmek ve bu konudaki çeşitli meselelere değinmek gereklidir. Çalışmamız, mütevazi tarzıyla bu alana giriş niteliğinde bir araştırma olarak değerlendirilebilir. Bahsettiğimiz hususlar çerçevesinde özellikle ilk dönem eserlerine çalışmayı ve odaklanmayı deneyeceğiz. Araştırmamızda, özellikle Oryantalistlerin –son yıllardaki bilimsel ve akademik yöntemler içeren ve ulaştıkları bilimsel, yansız, tarafsız ve orijinal kriterlere sahip akademik çalışmalarından ziyade- İslâm, Hazreti Muhammed (s.a.v) ve Kur’ân hakkındaki oldukça kindar ve nefret dolu söylemleri haiz ilk dönemlerdeki çalışmalarını açıklama hedefine sahip olacağız. Daha sonraki çalışmalarımızda dönemsel bir ayrım yaparak incelemeyi amaçladığımız ve söz konusu geniş alana dair bir hazırlık ve ön çalışma olarak düşünülebilecek bulgularımızı, erken döneme ilişkin söylemleri -sadece farklı görüşlerden bahsetmek yerine- eleştirel ve objektif bir filtre aracılığıyla aktarmak için emek harcayacağız.

  • MakaleAçık Erişim2023
    Dr. Mohamed Imara ve “Hâkimiyet” Terimi Vizyonu

    Shatlh, Adel Eldesoky Abdelhannan

    Hâkimiyet, İslam mezheplerinin birçoğunun düşünceleri üzerinde büyük etkisi olan bir terimdir. Bu etki ifrat tefrit noktasında olmuştur. Ayrıca, bu etki insanın konumunu yücelten ve evrenin yaratılmasından sonra Allah'ın hâkimiyetini inkâr eden Batı kültürlerinde de varlığı olmuştur. Bazıları aşırılığa yönelmiş ve Tanrı'nın varlığını ve ilahi hâkimiyet’i inkar etmiştir. Muhammed Imara (1931-2020), dini bir ortamda yetişen ve Batı kültürüne aşina olan bir kişidir. Küçük yaşta Kuran'ı ezberlemiş ve Darülulum'da İslam hukuku ve felsefe okumuştur. Yüksek lisans ve doktorasını felsefe alnında yapmıştır. O, Kuran'ı ve içerdiği terimleri çok önemsediği için eserlerinde bu konulara değinmiştir. Bu terimlerin ortaya çıkış nedenlerini ve tarihlerini ele almış ve İslam dünyası içinden ve Batılılar tarafından yöneltilen şüpheleri ve iddiaları çürütmüştür. Muhammed Imara, yaklaşımını Kuran-ı Kerim'e, İslam mirasına ve dünya düşünce mirasına dayandırmaktadır. Terimlerin doğru kullanımı, genel olarak onun eserlerinde büyük bir yer tutmuştur; çünkü iletişim ve anlaşmada terimlerin doğru ve yerinde kullanımı önemli bir rol oynamaktadır. Bu terimler, bir fikrin insan algısını aktarmak için yön temsil etmekte olup zaman, mekân, medeniyet, dil, din, gelenek ve tarih gibi birçok faktörün oluşumunda ve belirlenmesinde önemli yer alır. Muhammed Imara çağımızda, terimlerin özgürleştirilmesinin önemini fark ederek yaygın terimler üzerine ayrı ayrı çalışmalar yayınlamış ve diğer bazı terimler için de tanımlar sunmuştur. Bunun arkasındaki motivasyon, bu terimlerin eski ve modern düşünce okulları arasındaki kullanımlarında gözlemlediği ve görmüş olduğu hatalı kullanımlardır. Batı ve İslam dünyası arasındaki tartışma ve kültürel çatışmaların, oryantalizm ve entelektüel istila meselelerinin artmasıyla birlikte, Arap ve Batı toplumlarının hem karmaşık hem de aynı derecede kafa karıştırıcı olan sorunları ifade eden terimlerin özgürleştirilmesinin önemi ortaya çıkar. Bu problemler politik, sosyal ve doktrin konularında çeşitlilik göstermektedir. Muhammed Imara, yaklaşımları yakınlaştırmak ve terimlerle ilgili yanlış anlamaları düzeltmek için karşılaştırmalı bir kültürel metodoloji benimsemiştir. Hâkimiyet terimi, Muhammed Imara'nın ele aldığı en önemli terimlerden biri olup kavramlarını özgürleştirme, yanlış anlamaların nedenlerini açıklama ve bunlarla nasıl başa çıkılacağına dair çalışmalarında öne çıkmaktadır ve onun yazılarının büyük bir bölümünde önemli bir yer tutmuştur. Bu çalışmanın önemi, Muhammed Imara'nın İslam sahnesindeki konumu ve diğerleriyle diyalog kurma ve mirasla ilişkili yenilikçi bir vizyonun köklerini arama rolüyle ilgilidir. Ayrıca, İslam'da "Hâkimiyet" teriminin önemi ve özellikle yeniden canlandırıldığı modern çağdaki bazı mezheplerin düşüncelerine apaçık etkisi de vardır. Bu nedenle, araştırma Muhammed Imara'nın yazılarındaki bu terime dikkat çekmeyi amaçlamaktadır. Muhammed Imara, terimlerin dildeki köküne ve Kuran-ı Kerim'deki kullanılışıyla birlikte peygamber ve sahabenin uygulamalarındaki anlamlarına odaklanmıştır. Ayrıca yanlış anlamaların kaynağına ve tarihte, özellikle de Mevdudi ve Seyyid Kutub'un yazılarındaki etkilerine dikkat çekmektedir. Hâkimiyetin Allah’a ve insana izafe edildiğinde ne anlama geldiğini bilimsel olarak doğru bir şekilde anlatmıştır. Allah'ın hâkimiyeti mutlak hâkimiyettir çünkü O, mutlak güce sahiptir. İnsan hâkimiyeti ise yeteneklerinin kısıtlı olması nedeniyle kısıtlıdır. İnsan hâkimiyeti, Allah’ın insanlara verdiği bir hediye olarak, insanın dünya üzerinde Allah’ın halifesi olması ve sosyal hayata dair işlerini ilahi hukuk çerçevesinde yönetmesi amacıyla vardır. Bu çalışma iki bölüme ayrılmaktadır. İlk bölüm, Dr. Muhammed Imara'nın hayatı ve entelektüel oluşumu hakkında bilgi vermektedir. İkinci bölüm ise Imara'nın düşüncesindeki Hâkimiyet konusu hakkındadır. Hâkimiyet teriminin kökeni ve türeyişi ile ilgili konuları ele almakta ve destekçileri tarafından benimsenen etkilerini, amaçlarının çeşitliliği yer almaktadır. Araştırmanın hedeflerini gerçekleştirmek, konunun çeşitli yönlerini sunmak için tanımlayıcı analitik yöntemi izlemek gerekmektedir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2023
    Muhammad Imara and Philosophy of Reason

    Shatlh, Adel Eldesoky Abdelhannan

    Mohamed Imara, an Egyptian researcher and philosopher, explores the relationship between reason and revelation in his research, presenting a unique perspective that refutes the alleged contradiction between the two. Imara emphasizes that revelation itself calls for a believing reason. He highlights that the term "reason" and its various synonyms have been mentioned in the Quran, indicating the significance of reason in Islam. He believes that reason is a fundamental tool for understanding and interpreting religious texts. Furthermore, Imara sheds light on the role of believing reason in comprehending and applying texts across different eras. He believes that a believing mind can effectively employ texts in accordance with the present time, place, and circumstances while adhering to the core values and principles governing those texts. Moreover, Imara cites the opinions and writings of numerous scholars throughout history, such as Ibn Taymiyyah, Ibn Rushd, and Muhammad Abduh, to affirm the importance of rationality in Islam. These scholars have extensively examined the relationship between reason and revelation and emphasized the role of reason in Islamic thought. In summary, Mohamed Imara provides a detailed vision on his research regarding the relationship between reason and revelation. He highlights the central role of a believing intellect in the process of understanding and applying religious texts and the value of reason in Islamic thought. Using the perspectives of scholars from different eras, he confirms that the relationship between reason and revelation is harmonious and can be used in a way that is compatible with the fundamental principles of Islam.

  • MakaleAçık Erişim2023
    Hanyalı Nûrî Osmân Divânı’nda Naat

    Yalçın, Dilek

    Temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim ve hadisler olan Divan şiirinin belli başlı konularından biri Hz. Muhammed’dir. İnsanoğlu için yaşam mürşidi ve şefaat kaynağı olması sebebiyle Hz. Muhammed’e derin sevgi duyulmuş, bu derin sevgi şiire yansımış, Hz. Muhammed müstakil türlerde ya da türler içinde sıkça ele alınmıştır. Bu türler içinde en yaygın olanı naatlardır. Naatlar; Hz. Muhammed’i anmak, övmek, tanıtmak ve Hz. Muhammed’in şefaatine nail olmak isteyen şairler için en elverişli metin şeklidir. Naatlarda Hz. Muhammed’in hayatı, bedenî ve ahlakî güzellikleri, isim ve sıfatları, yaratılış felsefesindeki önemi, diğer peygamberlerden üstün özellikleri, nesebi, ailesi ve mucizeleri ele alınır. Hz. Muhammed’in tasvirinde çeşitli teşbih ve istiarelere dayanarak ortaya çıkan motiflerden istifade edilir. Şefaat talep edilir. İktibaslardan faydalanılır. Hz. Muhammed’e olan sevgisini şiirlerinde işleyen Divan şairlerinden biri Hanyalı Nûrî Osmân’dır. Hanyalı Nûrî Osmân Divânı, kaside şeklinde tertip edilen bir naatla başlar. Divanda kaside, musammat ve gazel şeklinde yazılan naatlara rastlanılmaktadır. Bu naatlarda Hz. Muhammed’in bedenî ve ahlakî güzellikleri, isim ve sıfatları, mucizeleri, diğer peygamberlerden üstün özellikleri ve yaratılış felsefesindeki önemi çok çeşitli motiflerden ve iktibaslardan faydalanılarak ele alınmıştır. Çalışmamızda öncelikle Hanyalı Nûrî Osmân Divânı’ndaki naatların dış yapı unsurları ele alınmıştır.Bu bölümde naatların başlıkları, vezinleri, nazım şekilleri, redif ve kafiyeleri ile dil ve üslup özellikleri tespit edilmiştir. Daha sonra muhteva; Hz. Muhammed’in isim ve sıfatları, Hz. Muhammed’in bedenî ve söyleyiş özellikleri, Hz. Muhammed etrafında oluşturulmuş motifler, Hz. Muhammed’in mucizeleri, Hz. Muhammed’in tasvirindeki iktibaslar ve şefaat talebi başlıklar altında incelenmiştir. Bu başlıklardan yola çıkılarak Hanyalı Nûrî Osmân Divânı’ndaki naatlarda ortaya koyulan peygamber tasavvuru ve yaratılış felsefesi tespit edilmiştir.

  • MakaleAçık Erişim2023
    “Doğanın Sesi”: İslam ve ekoloji bağlamında İbrahim Tenekeci’nin şiirleri

    Yazbahar, Zehra

    Çevre sorunlarının yanında insan ile tabiat ilişkisine ve tabiatın sürdürülebilirliğine odaklanan ekoeleştiri, tabiat bilincinin artmasına bağlı düşünsel ve sanatsal bir platform olarak öne çıkar. Geleneksel eleştirinin sınırlarını zorlayan bu kuram hem tabiatın dengesini hem de insan ve çevresindeki ilişkiyi anlamaya ve anlatmaya çalışır. Bunu yaparken de tabiatın insanoğlunun yaşamındaki yerine dikkat çekip çevre sorunlarına farkındalık yaratmayı amaçlar. Diğer bir ifadeyle insanın çevresiyle etkileşimi üzerinde duran ekoeleştiri, çevreyi koruma adına çevre hareketlerini destekleyerek ve uygulanabilir çevre politikalarının oluşturulmasına katkıda bulunarak çevre bilinç düzeyini ve çevresel duyarlılığı arttırmayı hedef edinir. İnsan ve tabiatın birbirine bağlı olduğunu göstermek isteyen birçok sanatkâr da eserlerinde çevreyle ilgili konuları mercek altına alır. Ekolojik yıkım ve bu yıkımın sebep olduğu problemleri irdeleyen kimi sanatkârlar, edebiyatın gücünü kullanarak tabiata yönelik algıları olumlu yönde değiştirmeyi ister. İbrahim Tenekeci de artan çevresel tahribatın sonuçlarını ele alan, aynı zamanda insanın tabiatla uyumlu yaşaması gerektiğine inananlar arasındadır. Tabiatı ilahî bir kaynak olarak nitelendiren Tenekeci, edebiyat aracılığıyla tabiatın yaşamın önemli bir parçası olduğunun vurgusunu yapar. Bazı şiirlerinde çevresel meseleleri sorgulayan şair için tabiat, tefekkür sahasıdır. Bu çalışmada şiirlerini yazarken sosyal, toplumsal, kültürel, siyasal ve özellikle dinî unsurlardan beslenen Cumhuriyet Dönemi sanatkârlarından İbrahim Tenekeci’nin şiirleri ekolojik açıdan incelenerek çevre sorunları; tabiatın yaşamdaki rolü; insanın, toplumsal yapının ve kültürün tabiatla münasebeti şairin bakış açısından verilmiştir.

    • SDG 15 · Karasal Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2023
    Yaklaşan Son Sâat’in Ön Göstergeleri

    Kayhan, Mustafa

    Kur’ân, bu dünyanın bir başlangıcının olduğunu, bir de sonunun bulunduğunu beyan etmiştir. Aynı şekilde Kur’ân, insanlığın da bu dünyaya bir girişinin olduğunu ve son sâatte bir son çıkışının olacağını belirtmiştir. Ayrıca insanın sorgulanmak üzere yeniden diriltileceği bir öte dünyanın bulunduğunu da dile getirmiştir. Kur’ân, insanlığın ve evrenin bu sonunu özel bir terimle, yani son sâat ifadesiyle anlatmıştır. Kur’ân’da bu son sâat’in ansızın ve habersiz gelişeceği, bilgisinin hiç kimseyle paylaşılmadığı ve mutlak bir gayb olduğu da bildirmiştir. Yine Kur’ân, son sâat’ten evvel gerçekleşecek olan bazı alâmetlerden de bahsetmiştir. Zira bir ayette “...Onun şartları gerçekleşmiştir...” (47/18) bile buyurmuştur. Yine Cibril hadisinde Hz. Nebiye Metas sâah? sorusu yöneltilmiştir. İşte bu makalede son sâat’ten önce gerçekleşeceği Kur’ân’da beyan edilen veya yazarın alâmetler olarak değerlendirdiği konular tetkik edilmiştir. Bu etütte son sâat’in ansızın gerçekleşeceğine dair vurgu merkeze alınmıştır. Bu bağlamda asıl konu, Sûr’a üflenmesi, evrenin son bulması ve insanlığın yeryüzünden çekilmesi konularıyla desteklenmiştir. Kur’ân, son elçi olarak son sâat’in hem habercisi hem de son sâat’le ilgili tüm bilgilerin bildiricisi sıfatıyla Hz. Nebinin görevlendirildiğini belirtmiştir. Aynı şekilde son sâat’i habercisi olarak seçilen Hz. Muhammed’e Kur’ân’ın indirilmesi de son sâat’in en net göstergelerinden olmuştur. İki konuda Kur’ân’da net beyanlar yer almıştır. Kur’ân’da Hz. Nuh’tan, gemisinden veya tûfan hadisesinden geriye bir âyet bırakıldığı, bundan insanların mutlaka ibret alacağı vurgulanmıştır. Bir de Kur’ân’da iki denizin arasına bir engel konulduğu ve oraya da Firavun’un bedeninin gömüldüğü de belirtmiştir. Bu iki işaretin son sâat’ten evvel zuhur edeceği ve bir şekilde insanlığın kendisine gelmesini sağlayan bir mucize olacağı açıklanmıştır. Aslında Hz. Mûsâ’nın salih kul ile Mecmeu’l-Bahreyn’de buluşmak için çıktığı yolculuk ve o seferde değinilen kimi durumlar, iki denizin birleştiği yerin nasıl bulunacağının ve orada gömülü Firavun’un bedeninin nasıl çıkarılacağının yöntemini göstermiştir. Bunlar, sâat’in geçmişteki ön göstergeleri olduğunu ve bazı yansımalarının da gelecekte görüleceğini vurgulayan ön işaretler olarak değerlendirilmiştir. Bu aşamada son sâat’in Kur’ân’da ifade edildiği düşünülen ön belirtileri, geçmişte gerçekleşmiş ve neticesi ileride görülecek işaretler ile gelecekte gerçekleşecek belirtiler olarak ikiye ayrılmıştır. Böylece konu sadece son sâat’in ön göstergeleri bağlamında daha detaylı ve asıl mevzuya odaklı bir şekilde etüt edilmiştir. Kur’ân’da son sâat’in gelecekte ortaya çıkacak kimi işaretlerine de temas edilmiştir. Bu ön işaretlerin insanlığın uyanmasını sağlayacağı ve kendine gelmesine neden olacağı bu araştırmada net olarak vurgulanmıştır. Bu bağlamda mesela Kur’ân'da son sâat’ten evvel ayın kesinlikle yarılacağı beyan edilmiştir. Tam olarak sıralaması bilinememekle birlikte Kur’ân'da son sâat’in öncesinde topraktan Dâbbe gibi bir canlının ilk defa var edileceği ve bu varlığın, Allah'ın mucizelerine inanmadıklarını insanların yüzlerine haykıracağı açıklanmıştır. Dahası Kur’ân, dünyayı saran bir dumanın gökten ineceğini ve insanları çaresiz bırakacağını da beyan etmiştir. Bu sırada Zülkarneyn’in güneşin ufukta battığı son akşama gideceği ve helak olmak üzere olan kavmi Allah’a inanmaya davet edeceği de belirtilmiştir. Bu arada daha önceden çıkmış ve o zamana kadar insanları canından bezdirmiş olan Ye’cûc ve Me’cuc’un saldırılarına Zülkarneyn’in bir set yaparak engel olacağı anımsatılmıştır. Yine Zülkarneyn’in halkı bezdiren dumanın kaldırılması için rabbine dua edeceği ve bu niyazıyla da halkın üzerine çöken felaketin kaldırılacağı dile getirilmiştir. Ayrıca Zülkarneyn'in son sâat’te gittiği son akşamda batan güneş zamanından biraz geriye geleceği, duman felaketinden etkilenen ve onlarla baş edemeyen son dünya insanlarını tevhide çağıracağı da açıklanmıştır. Bu bağlamda sünnetullah’ın üçüncü aşamasında Yec’ûc ile Mec’ûc’un sıkıntısından usanan o toplumu gafletten uyandıracağı da ifade edilmiştir. Buna rağmen hâlâ inkârda direnenlerin son kez helak edileceği ve yerden çıkarılacak Dâbbe’nin Allah’ın mucizelerine insanlara inanmadıklarını söyleyeceği de Kur’ân’da açıklanmıştır. Kur’ân’da son sâat’in önünde belirecek bazı ön göstergelere temas edilmiş ve diğer işaretler de dolaylı yorumlarla bu kapsamda değerlendirilmiştir. Bu işaretlerin son sâat’in hemen öncesinde kısmen de olsa içine düştüğü gafletten insanlığın kurtulmasına vesile olacağı, uyanmasını sağlayacağı ve araştırılan konunun öneminin de burada kendini gösterdiği vurgulanmıştır. Zira insanların gittiği yolun, onları çıkmaza sürüklediği bu meseleler vasıtasıyla vurgulanmıştır. Böylelikle bir nebze de olsa insanların bu işaretler yoluyla kendilerine bir çeki düzen vereceklerine vurgu yapılmıştır. Bu açıdan meseleleri çözümlemek ve umulan sonuçlara ulaşabilmek için bu araştırmada analiz, sentez, tümevarım ve tümdengelim metotlarından istifade edilmiştir. Kur’ân bağlamında eşrât-ı sâat konusunu derli toplu olarak bir arada ve farklı bir bakış açısıyla ele alan bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır.

  • MakaleYalnız künye2023
    Mâtürîdî'de Büyük Günah Konusu ve İnsan Tasavvuru

    Aydın, Muhammet

    Din en genel biçimiyle Allah tarafından vaz edilen insanların dünyevi mutluluklarını ve maslahatlarını gözeten ilahi kurallar bütünü şeklinde tanımlanır. İnsanların mutluluğunu, huzurunu sağlamak adına bir takım emirler teklif etmesi ve bazı yasaklar koyması gayet tabiidir. Dinlerin bildirimleri yalnız emirler, yasaklar ve ahlaki ilkelerle sınırlı değildir. Dinler müntesiplerine bir de inanç sistemi sunarlar. Bu noktada dinin sunduğu emirler yasaklar bütünü ile inanç sistemi arasındaki ilişki önem kazanmaktadır. İslam düşüncesinin erken dönemlerinde de iman ve amel şeklinde dile getirilen bu ilişkinin niteliği farklı kanaatlerin oluşmasına yol açmıştır. Kimileri ameli imanın özüne dâhil ederken kimileri amel ve iman ayrılığını savunmuşlardır. Kimileri ise üçüncü bir yolun imkânından söz etmişlerdir. Biz bu tartışmaların tarihsel serüvenine temas etmeyip daha ziyade İslam düşüncesinin önemli kurucu isimlerinden biri olan Mâtürîdî üzerinden onun düşüncelerini insan tasavvuru açısından ve nihayetinde ulaştığı sonuçların toplumsal barışa katkıları bakımından önemini ve anlamını tespit etmeye çalışacağız. Çünkü teolojik sistemler inananların sadece itikâdi ihtiyaçlarına cevap vermekle yetinmezler. Aynı zamanda insanların anlam arayışlarına tatmin edici cevaplar vermeyi ve ürettiği bilgilerle toplumsal barışa, huzura ve istikrara katkı sağlamayı amaçlarlar. Dolayısıyla bu çalışmamızda Mâtürîdî’nin çözümlemelerinden hareketle sahip olduğu insan algısına ulaşılmaya çalışılacaktır. Zira insan algısı ve insana dair yaklaşımlar, merkezi kavramlardır ve dinlerin temel doktrinlerini ve paradigmalarını belirler. Ayrıca yazarın ulaştığı sonuçlardan hareketle bunun toplumsal barışa ne gibi katkıları olduğu ele alınacaktır.

  • MakaleYalnız künye2023
    19. Yüzyıl Nakşî-Müceddidî Şeyhlerinden Seyyid Muhammed Yahya Efendi, Mir’âtü’l-mübtedî Adlı Eseri ve Tekke Âdâbına İlişkin Görüşleri

    Şimşek, Selami; Gökçek, Zehra Serter

    Sûfîler, ‘‘terbiye, zerafet ve nezaket‘‘ gibi anlamlara gelen edep terimi üzerinde ilk dönemlerden itibaren durmuşlardır. Ancak edebin manasından daha çok amaç ve faydasına odaklanmışlardır. Edebi, zâhirî ve bâtınî olmak üzere iki kısma ayırmışlardır. Tüm davranışlarını belirli kurallar etrafında şekillendirmeye gayret etmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde bu kurallar, tarikat âdâb ve erkânı olarak adlandırılmıştır. Sûfîler, tasavvuf terbiyesinin ve âdâba riayet etmenin önemine işaret ederek bu hususlara uymanın kişiyi Hakk’a ulaştıracağına inanmışlardır. Bu sebeple tasavvuf meclislerine katılanların ve bir şeyhe intisap edenlerin uyması gereken âdâb ve erkân esaslarını anlatan bazı eserler kaleme almışlardır. Müridlere yol gösteren bu eserler Âdâbü’l-mürîdîn, Edebü’l-mürîd, Âdâbü’l-mutasavvıfe ve Tarîkatnâme gibi isimlerle adlandırılmıştır. Bu çalışmada tarikat âdâb ve erkânıyla alakalı bir eser yazan 19. yüzyıl Nakşî-Müceddidî Şeyhlerinden Seyyid Muhammed Yahya Efendi ve Mir’âtü’l-mübtedî isimli eseri ele alınacaktır. Şeyh Seyyid Muhammed Yahya Efendi’nin hayatı ve eseri hakkında bilgi verildikten sonra edep ve tekke âdâbı hakkındaki görüşleri üzerinde durulacaktır.

  • MakaleYalnız künye2023
    Nebilerle İlişkileri Bağlamında Meleklerden Bahseden Ayetlerin Kurân Yolu ve Kurân Mesajı Tefsirlerinden Mukayesesi

    Kayhan, Mustafa

    Yirmi birinci yüzyıldan evvel dünyamızda çok büyük ve farklı değişimler yaşanmıştır. Zira evvelki asırlarda görülmeyen bireysel ve toplumsal meseleler, çevresel sorunlar ve etik problemler de bu asırda uç vermiştir. Kurân Mesajı’nın yazarı Muhammed Esed’in ve Kurân Yolu’nun müelliflerinin, bu asrın sorunlarına tanık oldukları ve onların çözümü için fikir ürettikleri düşünülmüştür. Bu iki eser hem insanlık için iyi gelişmelerin hem de değişik alanlardaki bozulmaların yaşandığı yirminci yüzyılda yazılmıştır. Bu yüzyıla tanıklıklarının izleri, eserlerinde yer almıştır. Bu açıdan ulema, ontolojik bir varlık olarak melekleri, tasnifte ikinci sıraya yerleştirmiştir. Bu dönemde üzerinde çokça söz söylenen konulardan biri de Kurân’ın da fazlaca yer verdiği melekler olmuştur. Mesela meleklerin, insanın içine yerleştirilmiş güçler olduğu belirtilmiştir. Çünkü melekler, bir iman nesnesi olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle meleklerin, elçilerle ilgili vazifelerini anlatan ayetlerin açıklama, yorum ve tefsirlerinde iki tarz-ı tefsirin açıklamaları, mana vermeleri ve yorumlamaları karşılaştırılmıştır. Böylece iki tefsirde ilgili ayetlere yapılan açıklamalardaki farklılık veya benzerlikler, görece tespit edilmiştir. Diğer taraftan Kurân Mesajı’nda meleklerle ilgili değişik açıklamalar da dikkatlere sunulmuştur. Kurân Mesajı’nın bu yönüyle bir başka tefsirle kıyaslanarak araştırılmadığı anlaşılmıştır. Böylece açıklamaların mahiyetleri ve farklılıkları ortaya çıkarılmış ve bazı gerekçelerle doğru olana işaret edilmiştir. Bu araştırmada tümevarım, tümdengelim, analiz, sentez ve mukayese metot ve tekniklerinden yararlanılmıştır. Ayrıca yer yer betimleyici ve tasvir edici yöntemlerden de faydalanılmıştır.

  • MakaleYalnız künye2023
    منهج محمد عمارة في دراسة المصطلحات

    Shatlh, Adel Eldesoky Abdelhannan

    المصطلحات هي ما اصطلح عليه جماعة من الناس للتعامل فيما بينهم، وألفاظها قوالب المعاني لنقل التصورات التي تنقدح في الذهن البشري، ويتداخل العديد من العوامل في تحديد مدلولاتها، ومنها الزمان والمكان والحضارة واللغة والدين والعرف والتاريخ والعلوم المختلفة، فمدارك المعرفة البشرية تنتظم وفق مسالك أربعة تتمثَّل في العقل والنقل والتجربة والوجدان، ولذا تختلف مضامين الألفاظ ودلالاتها من أمة إلى أخرى ومن زمان إلى آخر، بل حتى من حقل علمي إلى غيره. وتعد المصطلحات مفتاح أي علم من العلوم؛ إذ بها يظهر مراد المتكلم حينما يستخدم مصطلحًا متعارفًا عليه ومحدد البدايات والنهايات، وإلا صار الحوار حوار طرشان لا معنى له ولا جدوى منه. اهتم العلماء على مر العصور بتحرير المصطلحات وأصدروا عدة مؤلفات. وينشأ الخلاف نتيجة ضبابية معاني الألفاظ المستخدمة في الحوار، خصوصًا المصطلحات المبهمة التي قد تحمل أكثر من معنى وربما يكون بعضها متعارضا، فالألفاظ وسائل المعاني ومتى استقرت المعاني واتُّفِقَ بشأنها فلا مشاحة في الاصطلاح؛ فالعبرة بالمقاصد والمعاني لا بالألفاظ والمباني. ولما رأى محمد عمارة في العصر الحديث أهمية تحرير المصطلحات اجتهد وأخرج للمكتبة الإسلامية عددا من المؤلفات المنفصلة في المصطلحات الشائعة وضمَّن عددا آخر من مؤلفاته تعريفات ببعض المصطلحات الأخرى. ودافعه لذلك هو ما رآه من أن تلك المصطلحات قد ظُلمت في الاستخدام بين المذاهب الفكرية المتعددة قديمًا وحديثًا. إذ أنه مع تنامي ظاهرة الجدل والصدام الثقافي وقضايا الاستشراق والغزو الفكري بين المعسكرين الغربي والإسلامي، تأتي أهمية تحرير المصطلحات التي تمثل في جوهرها قضايا شائكة وأسئلة محيرة للمجتمعين العربي والغربي على السواء، وقد تعدَّدت تلك الإشكاليات من قضايا سياسية إلى اجتماعية وعقدية، فسلك محمد عمارة في عرضه منهجًا ثقافيًّا مقارنًا لتقريب وجهات النظر وتصحيح المفاهيم الخاطئة حول المصطلحات.

  • MakaleYalnız künye2023
    Antik Çağın Erdem Anlayışının ve Temel Erdemlerinin Kur’ân’i Karşılığı

    Kerimoğlu, Özkan

    Sokrates tarafından “bilmek ve bilgisine göre davranmak” diye tanımlanan erdemin felsefe tarihinde önemli bir yeri vardır. Hemen her insanın temel amacı mutlu olmak, mutluluğu elde etmektir. Genel kabul gören anlayış gereği akıl, şehvet ve gazap yeteneğinin itidal ölçüsü üzere olması insanın mutluluğa ulaşmasında etkili olan hususlar arasındadır. Bu çalışmamızda, Sokrates, Platon, Aristoteles, Demokritos, Epiküros gibi Antikçağın önde gelen düşünürlerinin felsefi sistemlerinde yer verdikleri erdem ve temel erdemler hakkındaki düşüncelerini incelemeye çalıştık. Antikçağ’ da “çeşitli üstünlük veya faziletler” için kullanılan erdem kavramı sonraları ise “insanı mutluluğa götüren şey” olarak tanımlanmıştır. Antikçağ düşünürlerinin erdem olarak cesaret, mutluluk, adâlet, ölçülü olmak ve hikmet gibi kavramlara yer vermesi dikkat çekmektedir. Çalışmamızın amaçları arasında bu erdemlerin Kur’ân-ı Kerîm’de nasıl ele alındığını analiz etmek de vardır. Adâlet, ölçülü olmak ve cesaret gibi hem bireyin hem de toplumun yaşamını, refah düzeyini ve niteliğini doğrudan etkileyen bu temel unsurların filozoflarda ve Kur’ân-ı Kerîm’de önemli bir yer tuttuğu anlaşılmaktadır. Aslında bu anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü insanlık tarihi bu bağlamda incelendiğinde gerek kutsal metinlerin gerekse filozofların, toplumun yüzleştiği problemlerle ilgilendiği ve çözüm odaklı bir rehberliği üstlendiği görülmektedir. Birlik beraberlik içerisinde mutlu bir yaşamın oluşabilmesi için, erdemlerin aktif bir şekilde davranışlara yansıması önem arz etmektedir. Çünkü Aristoteles’in tanımlamasıyla “Mutluluk, ruhun erdeme uygun herhangi bir davranışıdır”. Çalışmamız “Antikçağda Erdem Anlayışı” ve “Kur’ân-ı Kerîm’de Erdemlerin Ele Alınışı” şeklinde iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ilkçağ filozoflarının temel erdemlerle ilgili görüşlerine, ikinci bölümde ise Kur’ân ayetlerinde erdemlerin nasıl ifade edildiğine yer verilmiştir. Adâlet, cesaret, iffet bu erdemlerden bazılarıdır.

  • MakaleYalnız künye2022
    The Concept of Mahall Al-K̲h̲abar According to the Hanafiyya Methodologists: Issues that form the Subject of the Notice

    Gönan, Yavuz; Yilmaz, Fetullah

    There are many issues related to the Sunnah, which is one of the main sources of Shariah knowledge and rulings. K̲h̲abar al-wāḥid, which constitute an important part of fiqh rules, is one of them. Although the information and source value of the k̲h̲abar al-wāḥid had been extensively studied, its evidence in terms of the subject it is related to has not attracted much attention today. K̲h̲abar al-wāḥid has been accepted as evidence by fuḳahāʾ/jurisconsults and usûliyyûn and has been processed from different aspects. In fact the k̲h̲abar, it is composed of three elements: the one who conveys the k̲h̲abar, the one to whom the k̲h̲abar is conveyed, and the subject of the k̲h̲abar. Unlike other mad̲h̲āhib, the Ḥanafī mad̲h̲hab had put forward some conditions, especially regarding the subject of the k̲h̲abar, in addition to the conditions related to the conveyor of the k̲h̲abar in order to be a proof/ hujjat for the khabar. The person to whom the news is conveyed may be a judge or a muftī or a mukallaf. In this case, with regard to the current k̲h̲abar, the judge or muftī will be able to rule for or against someone, while the mukallaf will be able to make a judgment for or against himself. Therefore, the k̲h̲abar al-wāḥid will be legally and conscientiously binding. In the theory of Islamic law, rights are basically divided into two as “ḥuḳūḳ Allāh/the rights of God” and “ḥuḳūḳ al-ādamiyyīn/the rights of the servants”. The Ḥanafī mad̲h̲hab who deal with the subject of the k̲h̲abar in the light of this division; they had tied the legal validity of the k̲h̲abar al-wāḥid covering any of the relevant rights to certain conditions. Ḥanafiyya has considered that it necessary for the rāwī to have the characteristics of mind, restraint, justice and Islam for the k̲h̲abar about worship, which is one of the rights of God, to be a source of judgment. At this point, the quantity of rāwī is not a must for them. In the field of ʿuḳūba, which is another right of God, Ḥanafiyya have shown two different approaches in terms of being a source of judgment of khabar al-wahid, especially in the subject of crimes that require the punishment of ḥadd. According to the first of these approaches, it is permissible to prove the ḥadd punishments with the k̲h̲abar al-wāḥid. At this point, those who hold this view have compared the k̲h̲abar al-wāḥid with the bayyina, which is one of the definitive proofs, and finally, they have found it permissible. According to the second approach, it is not permissible. Because, according to them, it is not possible to compare the k̲h̲abar al-wāḥid with the bayyina. Ḥanafiyya has considered human rights in three parts, which are strictly binding, non-binding and binding in one way. In addition to the conditions they have adopted some circumstances related to the rāwī, as only binding k̲h̲abar al-wāḥid about human rights to be a source of judgment, they have required the rāwī to have the capacity to acquire rights, to use testimony expression while giving testimony, and to have the necessary amount of witnesses if it is necessary. They have considered that it sufficient for the rāwī to be mumayyiz to be a source of judgment for k̲h̲abar al-wāḥid which is not merely obligatory. For the k̲h̲abar al-wāḥid that obliges in a way to be a source of judgment, Abū Ḥanīfa has stipulated the quantity of witnesses and the qualification of justice, as well as the conditions that must be present in the rāwī. On the other hand, Abū Yūsuf and Imām Muḥammad have deemed it sufficient for the rāwī to be mumayyiz. When the concept of k̲h̲abar al-wāḥid is taken into account, especially in the first three periods; that is, the akhbār narrated in the periods of the Ṣaḥāba, Tābiʿūn and atbâʿ at-Tābiʿūn periods have been understood. When it is considered in general terms, in addition to the first three periods, the akhbār transmitted by at least one person in the following periods are understood. It can be said that while the ahl al-ḥadīt̲h̲ and the methodologists of mutakallimūn develop a theory of khabar al-wahid in line with the meaning of the term, Ḥanafiyya try to develop a theory by taking into account the general meaning of the concept. The theory of k̲h̲abar al-wāḥid, developed in line with the meaning of the term, is based only on the rāwī, and the proof value of the k̲h̲abar has been tied to the conditions specified about the rāwī. Therefore, the k̲h̲abar -as of the subject- has not been taken into consideration in terms of being a proof. On the other hand, Ḥanafiyya had not dealt with the evidence of the k̲h̲abar only in terms of the rāwī, but also had evaluated it from the perspective of the subject of k̲h̲abar. We had tried to deal with this subject in our study too.

  • MakaleYalnız künye2022
    Keşfü’z-Zunūn’da Kur’ān İlimlerinden Bazılarına Dair Te’lifler ve Müellifler

    Kayhan, Mustafa

    Kur’ān ilimleri ya da ulūmu’l-Kur’ān, tefsire katkı veren çalışma alanlarından sayılmıştır. İlgili ilimler, Kur’ān’ın açıklanmasında ve tefsirin daha nesnel ve objektif olmasında önemli etkiler hāsıl etmiştir. Bu bağlamda Kātib Çelebī (ö. 1067/1637), yazdığı ansiklopedik eserde ulūmu’l-Kur’ān konularına, o mevzuda yazan müelliflere ve onların yazdığı eserlere temas etmiştir. Bu açıdan Keşfü’z-zunūn bir bilimler ansiklopedisi değerini elde etmiştir. Adı geçen ansiklopedide ulūmu’l-Kur’ān’a dair oldukça fazla bilgiler verilmiştir. Çalışmayla Çelebī’nin eserinin her tarafına dağılmış durumda olan Kur’ān ilimleriyle ilgili konulara ve konuda yazanlara ve onların kitaplarına dair bilgiler bir araya getirilmiştir. Çelebī’nin ilimler ansiklopedisi eseri, Kur’ān ilimlerinde yazan müellifler ve yazdıkları te’lifler açısından incelenmiş ve hiçbir bilginin gözden kaçırılmamasına özen gösterilmiştir. Elde edilen verilerin Osmanlı döneminde Kur’ān ilimlerindeki çalışmaların ortaya çıkarılmasını ve değerlendirilmesini mümkün kılmıştır. Böylece ilgili konuda araştırma yapacak olanlara yeni ufuklar açılacağı düşünülmüştür. Çalışmada Osmanlı kültür tarihini araştıranlar için önemli bilgiler derlenmiştir. Makalede analiz, sentez, tümevarım ve tümdengelim gibi değişik metotlardan yararlanılmıştır.*