Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleAçık Erişim2026
    Etik Durum Ölçeği’nin (EDÖ-5) Türkçeye Uyarlanması: Geçerlik ve Güvenirlik Analizi

    Akyildiz, Salih; Birinci, Ali

    Bilişsel yaklaşım, bireylerin yaşadıkları çevreyi anlamlandırmak için kullandıkları zihinsel yapıların ve kategorilerin bilginin tekdüze bir biçimde değil, çeşitli kavramsal çerçeveler içinde yapılandırıldığını ileri sürer. Bu yaklaşım çerçevesinde değerlendirilen ahlaki biliş, bireylerin ahlaki ya da ahlaki olmayan davranışları tanımasını, yorumlamasını ve değerlendirmesini sağlayan psikolojik süreçleri ifade eder. Ahlaki bilişin temel yapı taşı ise ahlaki yargıdır. Literatürde, davranışların doğru ya da yanlış olarak değerlendirilmesinden bireylerin ahlaki karakterleri hakkında çıkarımlarda bulunmaya; toplumsal değerleri veya politikaları onaylamaya kadar geniş bir yelpazede ahlaki yargı türleri araştırılmıştır. Bu yargıları derinlemesine anlamak, onların birbirinden nasıl ayrıştığını ve normlar, duygular ya da cezalandırma gibi olgularla nasıl ilişkilendiğini ortaya koymayı gerektirir. Ahlaki yargılar, bireylerin hem kendilerine hem de başkalarına yönelik gerçekleştirdikleri temel toplumsal değerlendirmeleri içerir ve yalnızca gözlemlenen davranışlara değil, aynı zamanda bireyin karakterine ilişkin daha kalıcı ve derin anlamlar taşır. Ahlak felsefesi ve psikoloji alanındaki güncel ampirik araştırmalar, bu yargıların özellikle başkalarına zarar veren ve toplumsal normlarla çelişen eylemler üzerine yoğunlaştığını göstermektedir. Bununla birlikte bireyler arasında neyin ahlaki neyin gayri ahlaki olduğu konusunda önemli görüş ayrılıkları gözlenmektedir. Bu farklılığın temel nedenlerinden biri, bireylerin etik durumlarının -diğer bir deyişle, idealizm ve görecilik düzeylerinin- değişkenlik göstermesidir. Bu bağlamda Etik Durum Kuramı, bireylerin ahlaki inanç, tutum ve değerlerinin bütüncül bir kişisel ahlak felsefesi oluşturduğunu ve bu sistemin iki temel boyut olan idealizm ve görecilik tarafından şekillendiğini ileri sürmektedir. Kuramsal ve ampirik çalışmalar, ahlaki karar verme süreçlerinde bu iki boyutu eylemin yol açtığı zarar ya da yararın düzeyi ve eylemin ahlaki normlarla ne ölçüde uyum sağladığı açısından tanımlamaktadır. Ahlaki karar verme, bireyin etik ilkeler, kişisel değerler ve toplumsal normlar doğrultusunda bilinçli tercihlerde bulunma sürecidir. Özellikle öğretmenlik gibi yüksek toplumsal etki taşıyan mesleklerde bu süreç profesyonel bir sorumluluk olarak kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda geliştirilen Etik Durum Ölçeği, bireylerin idealist ve göreceli tutumlarını ölçmek amacıyla tasarlanmış olup söz konusu boyutların kuramsal geçerliliğini destekleyen çok sayıda bulgular sunmaktadır. Ancak bazı maddelerin ölçülmek istenen yapılarla yeterince örtüşmemesi ve iç tutarlılığın artırılabilir olması yönündeki araştırma bulguları ölçeğin yeniden değerlendirilmesi ve geliştirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, etik karar verme süreçlerini değerlendirmede yaygın olarak kullanılan revize edilmiş Kısa Form Etik Durum Ölçeği’nin (EDÖ-5) Türkçe’ye uyarlanması ve psikometrik özelliklerinin incelenmesidir. Uyarlama süreci; çeviri ve geri çeviri yöntemleri ile dilsel eşdeğerlilik, yapı geçerliği ve güvenilirlik analizlerini kapsamaktadır. Araştırma, 2024-2025 öğretim yılında Trabzon Üniversitesi Eğitim ve İlahiyat Fakültesi öğrencileri arasından kolay ulaşılabilir olma ve gönüllülük esasına göre amaçlı örnekleme yöntemi ile elde edilen üç ayrı veri setiyle yürütülmüştür. Birinci grup (n=50) ile dilsel eşdeğerlilik çalışması yapılmış, ikinci grup (n=434) verileriyle Açımlayıcı Faktör Analizi (AFA) gerçekleştirilmiş, üçüncü grup (n=438) ise Doğrulayıcı Faktör Analizi (DFA) için kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, ölçeğin özgün formunda yer alan iki faktörlü yapının (idealizm ve görecilik) Türkçe formunda da korunduğunu göstermektedir. Ölçeğin iç tutarlılık katsayıları idealizm boyutu için .79, görecilik boyutu için .76 olarak bulunmuştur. Netice itibariyle, EDÖ-5’in Türkçe formunun geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğu ve etik karar verme süreçlerini inceleyen araştırmalarda kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    سمات المديح النبويّ في الشعر العربيّ الحديث: قراءة تحليليّة في قصيدة "الغار" لأنس الدغيم

    الأحمد, محمد

    يهدف هذا البحث إلى دراسة المديح النبويّ في قصيدة "الغار" للشاعر أنس الدغيم، بوصفها نموذجًا شعريًّا معاصرًا ينفتح على أساليب شعرية جديدة في هذا الفنّ الشعريّ. وينطلق البحث من إشكالية رئيسة تتمثّل في: كيف تتجلّى خصائص المديح النبويّ ومظاهر التجديد الشعريّ في قصيدة "الغار" لأنس الدغيم؟ وذلك من خلال الوقوف على القضايا المضمونيّة والشكليّة فيها، للكشف عن صفات النبي الخُلُقيّة والخَلقيّة التي تمت الإشادة بها، وتتبع البنية الفنّيّة اللغوية والموسيقيّة فيها، وتسليط الضوء على ملامح التجديد الشعريّ التي وظّفها الشاعر. وقد اعتمد البحث على المنهج الوصفيّ التحليليّ لأنه أقدر المناهج التي تعين الباحث على الوصول إلى نتائج موضوعية في مثل هذه الدراسة. وتوصل البحث إلى عدّة نتائج، أهمها: جاء خطاب المديح في القصيدة مفعمًا بالعشق الصادق والانفعال الإيماني، وقائمًا على رؤية حداثية، تعيد إنتاج رموز السيرة بأسلوب شعري غنّي وجذّاب، وجاءت القصيدة محمّلة بلغة عالية وصياغة شعريّة تجمع بين التراث والحاضر، مستندة إلى معجم شعريّ متنوّع، وتراكيب بلاغيّة ثريّة، وبنية موسيقيّة تؤدّي وظيفة دلاليّة وجماليّة في آن واحد.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Terakki ve Tekâmül Fikrinin Son Dönem Osmanlı Kelâm Düşüncesine Etkileri

    Atalay, Abdurrahman

    Bu makale, ilerleme düşüncesinin Batı düşünce tarihinde geçirdiği kavramsal dönüşümü tahlil etmekte ve bu düşünsel arka planın son dönem Osmanlı kelâm düşüncesine yansımalarını incelemeyi amaçlamaktadır. İlerleme fikri, hayatın başlangıcı, anlamı ve nihai istikametine dair insanî arayıştan doğmuş; tarih ve tabiat tasavvurlarındaki değişimlere paralel olarak farklı dönemlerde farklı kavramlarla ifade edilmiştir. Antik çağın durağan ve döngüsel kozmoloji anlayışı içerisinde ilerleme prokope kavramı ile sınırlı ve niteliksel bir gelişim şeklinde ele alınırken, Orta Çağ’da teolojik ve hiyerarşik düzen çerçevesinde ahlâkî ve ruhsal kemâli ifade eden profectus anlayışı ön plana çıkmıştır. Yeni Çağ’da ise tarih ve tabiatın lineer bir gelişim süreci olarak kavranmasıyla birlikte ilerleme, sürekli değişim ve mükemmelleşmeyi esas alan progresus kavramı üzerinden temellendirilmiştir. Modern dönemde ilerleme düşüncesi, bilimsel devrimler ve Aydınlanma felsefesiyle birlikte ontolojik ve epistemolojik bir ilke hâline gelmiş; bu doğrultuda pozitivist, materyalist, Darwinist ve sosyal Darwinist teoriler insanlık tarihini ve insanla ilişkili tüm alanları geleceğe doğru zorunlu ve kesintisiz bir gelişim süreci olarak açıklamıştır. Evrimci tarih anlayışının belirleyici olduğu bu yaklaşım, yalnızca tabiat bilimleriyle sınırlı kalmamış; toplum, kültür, ahlâk ve din gibi alanlara da teşmil edilmiştir. Bu çerçevede dinî inançlar ve geleneksel kabuller, aşkın ve değişmez hakikatler olmaktan ziyade tarihsel şartlar içerisinde ortaya çıkan ve zamanla gelişen olgular olarak yeniden yorumlanmıştır. Batı’da güçlü bir teorik ve kavramsal zemin kazanan ilerleme paradigması, modernleşme süreçleri aracılığıyla Osmanlı entelektüel dünyasına taşınmış; özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren terakki ve tekâmül kavramları etrafında yeni bir düşünsel çerçevenin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Siyasî, askerî, malî ve sosyal alanlarda yaşanan çözülmelerin yanı sıra modern bilim ve felsefenin etkisi, Osmanlı aydınlarını Batı menşeli ilerleme anlayışıyla yüzleşmeye sevk etmiştir. Bu yüzleşme, klasik kelâmın bilgi, varlık ve tarih anlayışının yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmış ve dinî düşüncenin modern bilimsel söylemle ilişkisi tartışma konusu hâline gelmiştir. Bu makalede, söz konusu ilerleme anlayışının son dönem Osmanlı kelâm düşüncesinde nasıl karşılandığı ve dönüştürüldüğü tarihsel ve karşılaştırmalı bir yöntemle ele alınmaktadır. Bu çerçevede, yaklaşımlarıyla dönemin temel bakışını büyük oranda temsil eden Musa Kâzım Efendi (ö. 1920), Filibeli Ahmed Hilmi (ö. 1914), İzmirli İsmail Hakkı (ö. 1946), Elmalılı Muhammed Hamdi (ö. 1942), Ömer Nasûhî Bilmen (ö. 1971) ve Aksekili Ahmet Hamdi’nin (ö. 1951) yaratılış, ilk insan, dinlerin zuhuru ve tarihsel gelişimi gibi temel kelâmî tartışmalardaki tutum ve görüşleri mukayeseli olarak incelenmektedir. Çalışma, bu mütefekkirlerin Batı kaynaklı ilerleme ve evrim düşüncesi karşısında geliştirdikleri eleştirel ve uzlaştırıcı tutumları ortaya koymayı; İslâmî geleneğin temel kabullerini koruyarak modern düşünceyle nasıl bir denge kurmaya çalıştıklarını göstermeyi hedeflemektedir. Bu yönüyle makale, Osmanlı kelâm düşüncesinin modernlik karşısındaki dönüşümünü anlamaya katkı sunmayı amaçlamaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    “Eshatolojik Kur’ân Çevirisi” Adlı Meâl Üzerine Bazı Değerlendirmeler

    Aydın, Hasan

    Bu makalede Taner Demirci Lopez’in Eshatolojik Kur’ân Çevirisi adlı eseri şekil, üslûp ve içerik açısından eleştirel bir yaklaşımla incelenmektedir. Söz konusu eser birçok yönüyle diğer meâllerden farklılık arz etmektedir. Meâl yazarı sûrelere içeriğinden hareketle değişik isimler vermiştir. Ayrıca yazar, “açıklamalı çeviri” olarak nitelendirdiği eserinde, İslâm geleneğinde bulunan hiçbir bilginin kullanılmadığını ifade etmektedir. Kur’ân’ın anlaşılmasındaki en temel engelin İslâmî birikim olduğunu belirtmektedir. Makalemizde, Lopez’in Bakara sûresi çevirisinde tespit edilen, genel kabullerden farklı tercümeleri değerlendirilmiştir. Buna göre yazar, ibadetlerde şekilsel bir durumun olamayacağı yargısıyla ilgili âyetleri tercüme etmiştir. Kelime analizlerinin isabetli olmadığı görülen yazar, 19’culuk düşüncesiyle Kur’ân’a yaklaşmaktadır. Dolayısıyla çevirisine almasına rağmen, Tevbe sûresinin son iki âyetinin Kur’ân âyeti olmadığını ifade etmiştir. Makalede Lopez’in namaz, oruç, hac, Safa ve Merve, umre, Mekke/Kâbe, reenkarnasyon, şeytan ve melek ile ilgili verdiği çeviri karşılıkları ve açıklamaları ele alınmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Islamic Family Law in Liquid Publicity: Production of Rights Discourse via the Press within the Ottoman Law of Family Rights

    Gönan, Yavuz

    This study interrogates the transformations within Ottoman Islamic family law in the post-Tanzimat era, specifically focusing on the intersection of the Second Constitutional Period’s accelerated public sphere, the proliferation of print culture, and the normative contestations surrounding the 1917 Ottoman Law of Family Rights (Hukûk-ı Âile Kararnâmesi). Rather than conceptualizing family law reform as a purely technical exercise in codification, this article foregrounds the socio-legal dynamics that established family law as a critical site for negotiating legitimacy, methodology, and the public circulation or norms. The primary objectives is to shift the analytical focus away from discrete institutional outcomes -such as marriage, divorce, and poligyny- toward the more foundational question of how normative authority was produced, articulated, and stabilized amidst shifting administrative and discursive landscapes. Beginnin with the Tanzimat reforms, administrative modernization consolidated practices of registration, documentation, and surveillance, effectively rendering domestic relations legible to state institutions. This process of legibility did more than streamline governance; it repositioned family law as a domain inextricably linked to public order and state capacity. By the Second Constitutional Period, the instutituonalization of the press and the rise of women’s periodicals catalyzed the circulation of a rights- based vocabulary. Within this context, “rights” functioned not merely as a formal legal category but as a pervasive public idiom for claim-making, exerting unprecedented pressure on the legitimacy of inherited normative frameworks. The study contends that these pressure crystallized into two competing “thesis- antithesis” clusters: The Reformist Thesis: Mobilized concepts of justice, reform, and independent reasoning to advocate for interpretive adaptation and state-led regulatory intervention. The Traditional Antithesis: Emphasized order, continuity, and the preservation of juristic stability, rooted in an uṣūl - based discipline and evidentiary hierarchy. Crucially, the central conflict was often less about sprecific legal rulings and more about the meta-question of authority: who possessed the legitimate power to delimit the sphere of permissibility, and through which methodological framework could this authority be exercised? Zygmunt Bauman’s concept of liquid modernity is utilized here as an analytical lens -rather than a chronological label- to illuminate how accelerated norm-circulation and the pluralization of authority claims generated a climate of heightened uncertainty.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Ahlak Gelişiminde Ebeveyn Rolü: Örtük Kuramlar ve Üretkenlik Üzerine Bir Değerlendirme

    Birinci, Ali

    Ahlak gelişimi, bireyler arası etkileşim süreçlerinin temelini oluşturması ve insanların birbirleriyle nasıl geçindiklerini ihtiva etmesi nedeniyle aileler ve toplumlar açısından kritik bir öneme sahiptir. Ahlaki temellerin atıldığı ve ilk sosyal deneyimlerin yaşandığı birincil ortamın aile olması, ebeveynlerin bu süreçteki belirleyici rolünü ön plana çıkarmaktadır. Literatürde ebeveyn özellikleri bağlamında ebeveynlik tarzları ve disiplin uygulamaları üzerine önemli çalışmalar bulunmakla birlikte ebeveyn zihniyetleri/örtük kuramları ile üretkenlik algılarına odaklanan araştırmaların nispeten sınırlı olduğu görülmektedir. Bu kapsamda araştırmada ebeveynlerin ahlak gelişimine katkıları, örtük kuramlar ve üretkenlik algısı olmak üzere iki temel kavram üzerinden kuramsal olarak değerlendirilmektedir. Çalışma nitel araştırma yaklaşımı çerçevesinde doküman analizi yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda ahlak gelişimini aile perspektifinden yeniden düşünmeye imkân veren iki önemli kuramsal yapı birlikte ele alınarak literatüre katkı sunması beklenmektedir. Ortaya konulan kuramsal çerçeve ahlak gelişiminin yalnızca bilişsel bir muhakeme ya da akran etkileşimi süreci olmadığını aksine ebeveynlerin insan doğasına ve niteliklerine ilişkin temel inançları ile nesiller arası sorumluluk anlayışlarının bu sürecin merkezinde yer aldığını göstermektedir. Örtük kuramlar literatürü ışığında ebeveynlerin insan niteliklerini sabit ya da geliştirilebilir olarak algılamalarının disiplin pratiklerinden hata yönetimine, övgü dilinden cezalandırma tercihlerine kadar geniş bir yelpazede belirleyici olduğu anlaşılmaktadır. Sabit zihniyetin toptancı yargılar ve cezalandırıcı yaklaşımlar üzerinden kırılgan bir ahlaki karakter ve kimlik inşa edebileceği buna karşılık gelişim odaklı zihniyetin sürece duyarlı ve telafi edici pratiklerle ahlaki karakterin dinamik gelişimini destekleyebileceği sonucuna varılmıştır. Üretkenlik kuramı perspektifinden bakıldığında ise ebeveynliğin biyolojik olarak yalnızca çocuk doğurmaya indirgenemeyeceği aksine gelecek nesillerin iyiliğine yönelik ahlaki bir sorumluluk bilinciyle şekillenen bir süreç olduğu görülmektedir. Bu anlamda ebeveynlerin üretkenlik algılarının çocuklarına sundukları değerler, anlam çerçeveleri ve yaşam anlatıları aracılığıyla ahlaki karakter ve kimlik inşasını doğrudan etkileyebileceği söylenebilir. Gelecek araştırmaların bu iki değişken arasındaki ilişkiyi farklı kültürel bağlamlarda ampirik yöntemlerle test etmesi ve elde edilen bulgulara dayalı ebeveyn eğitim programları geliştirmesi önerilmektedir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    In Ḥāccī Bektāş Velī’s Work Entitled “Maqālāt” the Concept of “The City of The Heart

    Yildirim, Birol; Şimşek, Selami

    This study examines the “city of the heart” (madīnat al-qalb) concept within the seventh and eighth chapters of the Maḳālāt by Ḥāccī Bektāş Velī, a preeminent figure of Anatolian spiritual wisdom (ʿirfān). The analysis is situated within taṣawwufī thought, human conception, and moral edification. A Turkmen shaykh and pīr of the Baktāshiyya ṭarīqa, he journeyed from Nīshāpūr through centers like Najaf, Mecca, al-Ḳuds, Damascus, before settling in Sulucakarahöyük. Revered by his adherents (muntasibīn) as “Hünkār” (sovereign), he lived during a tumultuous era. He actively steered the populace away from armed insurrection, guiding them toward a settled, productive existence through agriculture. Refraining from the Bābāʾī and Akhī Awrān uprisings, he emphasized that the greatest striving is the spiritual struggle against one's own carnal soul (nafs). The study focuses on his conceptualization of the heart as a vast city encompassing all existence from the Divine Throne (al-ʿArsh) to the earth (al-Farsh). In this paradigm, the physical body is the city's citadel, the breast its bazaar, and the inner organs its shops. Virtues such as rectitude (ṣidḳ), volition (irāda), love (maḥabba), reverence (khawf), hope (radjāʾ), certitude (yaḳīn), and absolute reliance on God (tawakkul) are the precious wares therein. Faith (īmān) is the core jewel (jawhar), intellect (ʿaḳl) the mosque (masjid), and spiritual knowledge (maʿrifa) the radiant light illuminating the city. Fundamentally, this research elucidates how the Maqālāt constructs the heart not merely as an emotional center, but as a holistic metaphor for the human inner realm, moral orientations, and existence. Employing a qualitative approach via document and descriptive-interpretive textual analysis, the study utilizes analogous metaphors from profound mystics (mutaṣawwifs) like, Ḥāccī Bektāş Velī, Yūnus Emre, Mawlānā, and Ibn al-ʿArabī to provide a comparative foundation. The primary conclusion highlights the profound magnitude of the human heart, revealing a colossal inner struggle between opposing forces. To achieve victory, intellect and will must concertedly mobilize divine (raḥmānī) sentiments and moral virtues against satanic (shayṭānī) forces. Consequently, Ḥāccī Bektāş Velī’s, “city of the heart” transcends a mere literary device; it is a foundational paradigm essential for self-knowledge, the disciplining of the carnal soul, and fostering societal harmony.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Mu’tezile Kelamı Perspektifinden Yapay Zekâ ve Ölümsüzlük Tartışmaları

    Sarıkaya, Berat; Şeren, Zeynep; Özer, Zülkif

    Bu makale, transhümanizm ve yapay zekâ bağlamında gündeme gelen biyolojik ve dijital ölümsüzlük iddialarını, İslam kelâmının akılcı ekolü Mu’tezile’nin temel prensipleri ışığında eleştirel bir analize tabi tutmayı amaçlamaktadır. Çalışma, teknolojik bir imkân olarak sunulan ölümsüzlük tasavvurunun, Mu’tezile’nin tevhid, adalet, insan iradesi ve ahiret inancı gibi kurucu ilkeleriyle derin bir gerilim içinde olduğu temel argümanından hareket etmektedir. Makale, öncelikle yapay zekânın “dar” ve “genel” formlarından hareketle ulaştığı noktayı ve transhümanist düşüncenin bu teknolojiye yüklediği ölümsüzlük misyonunu tartışmaya açarak “Biyolojik Ölümsüzlük” hedefi doğrultusunda telomeraz çalışmaları, kriyonik(cryonic) yöntemler, hibernasyon ve beyin-bilgisayar arayüzleri gibi somut girişimleri değerlendirmektedir. Ardından, “Dijital Ölümsüzlük” kavramını, zihin yükleme ve dijital benlik fikri üzerinden inceleyerek bu yaklaşımın insanı maddeden ibaret gören materyalist temelini vurgulamaktadır. Biyolojik ölümsüzlük iddiası, Mu’tezile’nin ecel anlayışıyla; dijital ölümsüzlük tasavvuru ise insanı yaratılmış, ruh-beden bütünlüğüne sahip ve ahirette hesap verecek bir varlık olarak tanımlayan ontolojik çerçeveyle doğrudan çelişmektedir. Özellikle, “yaratıcı” konumuna soyunma ve “ebedilik” iddiası, Mu’tezile’nin tevhid anlayışını ihlal etmektedir. Bununla birlikte, tıbbi müdahaleler gibi “ömrü uzatma” amaçlı, iyileştirici teknolojik uygulamaların, insanın kendini koruma içgüdüsü kapsamında ve yaratıcıyı inkâr etmeyen bir niyetle kullanılmasının sorumluluğunun kişiye ait olduğu kabul edilmektedir. Makale, yapay zekânın bir “amaç” değil, “araç” olarak görülmesi gerektiği ve salim aklın rehberliğinde değerlendirilmesinin zorunlu olduğu fikrini öne çıkarmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Hint Alt Kıtasında Hibrit Hukuk Denemesi: Anglo-Muhammadan Law

    Gönan, Yavuz

    Bu çalışma İngiliz sömürge idaresi altında Hint Alt Kıtası’nda ortaya çıkan Anglo-Muhammadan Hukuku’nun (AML) tarihsel oluşumunu, kavramsal temellerini, kurumsal etkilerini ve toplumsal yansımalarını -kısmen- ele almaktadır. AML, Hanefî fıkıh geleneğinden seçilen hükümlerin İngiliz common law teknikleri ve kolonyal yargılama usulleriyle harmanlanarak inşa edilen asimetrik bir hibrit hukuk sistemidir. Bu sentezde fıkhın örf, içtihat ve maslahat gibi dinamik unsurları devre dışı bırakılmış; çeviri ve digest faaliyetleri aracılığıyla daraltılmış ve standartlaştırılmış bir Hanefîlik inşa edilmiştir. Mevcut çalışma, öncelikle Bâbür İmparatorluğu’nun çoğulcu hukuki düzeninden İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin bölgeye girişi ve ardından Britanya’nın doğrudan hâkimiyet kurmasına uzanan tarihsel arka planı sunmaktadır. AML’un normatif temellerini oluşturan çeviri ve digest faaliyetleri çalışmanın merkezi odaklarından birini teşkil etmektedir. Hamilton’un el-Hidâye çevirisi ile Baillie, Sircar ve Wilson tarafından kaleme alınan üç farklı tipteki digest, AML’un fiili kanununu oluşturan kurucu metinler olarak incelenmektedir. Bu digestler hangi fıkhî görüşlerin Müslüman hukuku olarak kabul edileceğine karar veren normatif filtreler işlevi görmüş, Hanefî fıkıh içindeki çoğulculuğu daraltarak tek bir standart Hanefî hukuku inşa etmiştir. Kurumsal dönüşüm açısından üç farklı yaklaşım ele alınmaktadır. Kalküta Medresesi devlet için fakih modeli üreterek ulemayı kolonyal yargıya entegre etmeyi amaçlamış ancak dil rejimi değişikliğiyle bu mezunlar marjinalleştirilmiştir. Diyûbend ekolü sömürge idaresinden bağımsız bir ulema tipi üreterek fetva-vaaz-medrese ağı üzerinden alternatif bir normatif alan inşa etmiştir. Aligarh ise İslâmî kimlik ile İngiliz hukuki modernliğini uzlaştıran hibrit bir elit yetiştirme projesi olarak AML’u içeriden dönüştürmeyi hedeflemiştir. Toplumsal dönüşüm boyutunda ise AML’un Müslüman kimliğini yargısal düzleme elverişli bir hukuki statü kategorisine dönüştürmesi ve nikâh, talâk, miras gibi alanlarda aile hukukunu merkezileştirmesi analiz edilmektedir. Sonuç olarak çalışma AML’u salt teknik bir hibrit hukuk meselesi olarak değil kolonyal iktidarın Müslüman toplumu tanımlama, sınıflandırma ve yönetme biçimlerinin merkezi bir aracı, bir yönetim teknolojisi olarak değerlendirmektedir. Çeviri-digest-kodifikasyon süreci fıkhın dinamik mekanizmalarını devre dışı bırakarak metne bağlı ve kolonyal yargısal denetime elverişli bir sistem inşa etmiş, bu sürecin kurumsal ve toplumsal sonuçları Güney Asya’da Müslüman hukuk bilincinin şekillenmesinde kalıcı izler bırakmıştır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    İlmi Kelâmdan Halk Kelâmına: Vesîletü’n-Necât’ın İtikâdî İşlevi

    Atalay, Abdurrahman

    Bu çalışma, Süleyman Çelebi’nin (ö. 825/1422) Vesîletü’n-Necât adlı eserini klasik ilmi kelâm geleneği ile Osmanlı halk Müslümanlığı arasındaki ilişki bağlamında ele almakta ve eserin ilmi kelâmdan halk kelâmına uzanan aktarım sürecindeki konumunu incelemektedir. Araştırma, birbirini tamamlayan iki temel problem etrafında şekillenmektedir: Birincisi, sistematik kelâm literatüründe kavramsal ve mantıkî delillendirmelerle temellendirilen ulûhiyet, nübüvvet ve âhiret gibi iman esaslarının, sembolik anlatımlar ve olağanüstü ifadeler aracılığıyla Vesîletü’n- Necât’ta yeniden inşası; ikincisi ise bu yeniden inşanın Osmanlı halk Müslümanlığının dinî zihniyet ve kabullerinin teşekkülündeki işlevsel boyutudur. Metin tahlili ve karşılaştırmalı analiz yöntemleri doğrultusunda eserdeki kelâmî temalar, klasik Sünnî kelâm geleneğiyle ilişkileri çerçevesinde incelenmektedir. Bu kapsamda Vesîletü’n-Necât’ta yer verilen ulûhiyet ve özellikle nübüvvet bahisleri bağlamında mucize, mi‘rac ve şefaat tasavvurları ile sahâbe ve hilâfet anlayışı ilmi kelâm metinleriyle mukayeseli biçimde değerlendirilmektedir. Kelâmî muhtevayı tasavvufî-edebî bir üslupla yeniden ele alan eserin Hz. Peygamber merkezli nübüvvet ve şefaat tasavvurunun Osmanlı-Türk halk Müslümanlığı içerisindeki görünümüne işaret edilmektedir. Diğer taraftan Vesîletü’n-Necât, Sünnî kelâm ve tasavvuf geleneğine yaslanarak kolektif hafızada karşılık bulan bir inanç dili üretmekte ve bu yönüyle toplumsal ve siyasî aidiyetin inşasıyla ilişkili bir bağlam oluşturmaktadır. Fetret gibi siyasî ve toplumsal bütünlüğün zayıfladığı bir dönemde, kriz ortamının Hz. Peygamber merkezli bir inanç ve duygu dünyası etrafında aşılmaya çalışılması ve bu doğrultuda ortak bir dinî tasavvurun yeniden inşa edilmesi dikkat çekicidir. Bunların yanı sıra eser, itikâdî meseleleri yalnızca kelâmî bir söylem içinde değil, tasavvufî bir neşve ile de ele alarak katmanlı bir din anlayışının teşekkülüne de imkân tanımaktadır. Bu durum, ilmiye ile halk arasında farklı düzlemlerde işleyen din anlayışlarına da kuvvetle işaret etmektedir. Bütün bu hususlar çerçevesinde Vesîletü’n-Necât, edebî bir metin olmanın ötesinde, Sünnî gelenekle örtüşen bir inanç dünyasını yansıtan; gelenek ve merasim boyutlarıyla halk İslâmı’nın toplumsal düzlemdeki görünümünü şekillendiren kurucu metinler arasında yer almaktadır. Tam da bu noktada çalışma, klasik kelâm mirasının toplumun geniş kesimlerinde yeniden üretim biçimlerini Vesîletü’n-Necât üzerinden görünür kılmayı; halk kelâmı kavramını analitik bir çerçevede tartışarak Halk Müslümanlığı-Kitâbî İslâm tartışmalarına kavramsal ve yöntemsel bir katkı sunmayı hedeflemektedir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    The Mediating Role of Attitudes Towards Psychology of Religion Course in the Relationship Between Theology Students’ Levels of Religious Attitude and Finding Meaning in Life

    Birinci, Ali; Maraşlıoğlu, Şerife Ericek

    The notion of meaning in life can be defined as the subjective experience that life is valuable and worth living. Research has demonstrated that individuals who possess a strong sense of purpose tend to demonstrate positive coping mechanisms and maintain optimal mental well-being when confronted with adversity. In essence, the presence of meaning in life has been shown to enhance an individual’s resilience, thereby mitigating the risk of developing mental health conditions such as pessimism, anxiety, stress, and depression. Religious attitude, on the other hand, shapes an individual’s inner and outer life by directing his/her religious feelings, thoughts and behaviors. As a matter of fact, religious attitude plays a strong role in finding resources to solve life problems, finding explanations for stressful life events such as disappointments and frustrations by affecting the individual’s level of making sense of life. In a similar manner, the objective of the psychology of religion course is to facilitate comprehension and elucidation of the human condition, encompassing the intricacies of individuals’ emotions, cognitions, and behaviours, as well as their interactions with their immediate environment, broader culture, and their spiritual practices. The attainment of this objective is contingent upon the motivations, motives and attitudes of students towards the course. A positive attitude towards the course has been shown to have a significant impact on students’ sense of purpose and their religious attitudes. In this context, it is important to investigate the interactional relationship between the levels of making sense of life and religious attitudes of theology faculty students and their attitudes towards the psychology of religion course. The present study aims to determine whether the psychology of religion course exerts a mediating effect on the relationship between the level of religious attitude exhibited by theology faculty students and their ability to find meaning in life. The study group of the research consists of a total of 320 students, 218 female and 102 male, studying at Gümüşhane University Faculty of Theology in the 2023-2024 academic year. The study data were collected using a Personal Information Form, an Attitude Scale towards the Psychology of Religion Course, a Religious Attitude Scale, and Meaning and Purpose of Life Scales. The data were analysed with IBM SPSS Statistics 26 and Amos 24 software packages. The findings indicated a positive relationship between students’ religious attitude levels and their levels of finding meaning in life. It can thus be posited that individuals who exhibit pronounced religious attitudes are concomitantly characterised by a propensity to engage in the making of sense of life. The findings further revealed significant positive relationships and interactions between the religious attitudes of theology faculty students and their attitudes towards the psychology of religion course. It is thought that the psychology of religion course can contribute to the individual’s efforts to make sense of life by explaining religious feelings, thoughts and behaviours in terms of content and achievement. The study revealed a positive correlation between an individual’s attitude towards the psychology of religion course and the level of meaning in their life. Furthermore, it was observed that the attitude towards the psychology of religion course played a mediating role in the relationship between religious attitude and the level of meaning in life. Consequently, all hypotheses determined within the scope of the research were confirmed. The results of the study indicate that attitudes towards the psychology of religion course are significant for undergraduate students’ religious attitudes and their sense of life’s meaning. In light of these findings, it is recommended that instructors oversee students’ attitudes towards the course during the teaching process, enhance course materials and content, and incorporate diversity in terms of methodology.

    • SDG 4 · Nitelikli Eğitim
  • MakaleAçık Erişim2025
    Hz. Peygamber’in “Arkamdan da Görüyorum” İfadesinin Yer Aldığı Rivayetler (Kütüb-i Sitte Öncesi Kaynaklar Özelinde Bir İsnad-Metin Analizi)

    Futsi, Ali Fuat

    Bu makalede, “Ben sizi arkamdan da görüyorum.” anlamını taşıyan ve farklı hadis kaynaklarında çeşitli varyantları bulunan bir hadis grubu, isnad ve metin analizi yöntemiyle incelenmektedir. Hadisin seçilme nedeni, birden fazla isnad ve metin içermesiyle isnad-metin analizine elverişli olması ve Hz. Peygamber’in (s.a.v) bir mucizesine işaret etmesidir. Çalışmada hadisin sıhhati, erken dönem kaynaklar olan Kütüb-i Sitte öncesi metinler temel alınarak değerlendirilmiştir. İlgili rivayet, Hz. Peygamber’in namazda arka saflardaki kişileri gördüğünü bildirmekte ve İbn Ebî Şeybe’nin Musannef’inden başlayarak birçok kaynakta yer almaktadır. Çalışmanın amacı, bu hadise isnad-metin analizini uygulayarak yöntemin işlevselliğini ilgili rivayet çerçevesinde ortaya koymaktır. Benzer yöntemler, daha önce Herald Motzki (ö. 2019) ve Fatma Kızıl gibi araştırmacılar tarafından da kullanılmıştır. Çalışma, rivayetin makalenin sınırlarını aşacak şekilde çok fazla kaynakta yer almasından dolayı Kütüb-i Sitte öncesi eserlerle sınırlandırılmış, ilgili eserlerdeki tarikler incelenmiş, râvilerin güvenilirlik durumu tespit edilmiş, farklı metin varyantları karşılaştırılarak anlam üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. İlgili rivayetin bütün varyantları aktarılan konuyu ifade edecek nitelikte anlamını koruyarak temel hadis külliyatında ve şerh literatüründe yer almıştır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Kültürlerarası İletişim Bağlamında Suriyeli Sığınmacıların Türk Kültürü ile Etkileşimi

    Yilmaz, Dursun; Günay, Mehmet Akif

    Bu çalışma, 2011 yılından itibaren Türkiye’ye yoğun şekilde göç eden Suriyeli sığınmacıların yerel kültürle kaynaşma süreçlerini kültürlerarası iletişim bağlamında incelemektedir. Araştırmanın amacı, İzmir ili örneğinde, sığınmacıların Türk kültürüne hangi unsurlar üzerinden etkide bulunduğunu, hangi unsurlardan etkilendiğini ve bu etkileşimlerin hangi faktörler çerçevesinde yoğunlaştığını belirlemektir. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş ve yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak veriler toplanmıştır. İzmir’in muhtelif merkez ilçelerinde yaşayan ve Suriyeli sığınmacıların Türk kültürüyle etkileşimine dair deneyimleri bulunan 14 Türk vatandaşı (7 kadın, 7 erkek) ile görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırma, yetkili kurumlardan alınan etik onay doğrultusunda yürütülmüştür. Katılımcılara, Suriyeli sığınmacıların Türk toplumuna uyum sürecinde yaşanan sorunlar ve kültürel etkilerini anlamaya yönelik 10 açık uçlu soru yöneltilmiş ve görüşmeler ortalama 45 dakika sürmüştür. Elde edilen bulgular, kültürlerarası iletişimde dil, din, medya, millet, mekân ve tarihsel bağların belirgin kodlar olduğunu ortaya koymuştur. Katılımcıların olumlu değerlendirmeleri, özellikle İslam birlikteliği bağlamında dil, din ve medya faktörlerinin kültürel uyumu kolaylaştırdığına vurgu yapmış ve Ensar-Muhacir kavramlarının önemini belirtmiştir. Bununla birlikte, bazı katılımcılar sığınmacıların yerel kültüre uyum sağlayamadığını, dil farklılıkları, medya temsillerinin olumsuz etkisi ve yaşam tarzı uyuşmazlıklarının kültürel çatışmalara yol açtığını ifade etmiştir. Çalışma, toplumsal uyumu artırmak adına dil eğitimi, medya temsillerinde farkındalık oluşturulması, kültürel farkındalık çalışmaları ve karşılıklı anlayışı teşvik edecek politikaların geliştirilmesi gerektiğini önermektedir. Bu bağlamda, kültürel karşılaşmaların olumlu ve olumsuz yönlerini anlamak, uyum süreçlerinin geliştirilmesi, çatışmaların önlenmesi ve medyanın yapıcı rolünün sağlanması açısından kritik öneme sahiptir.

  • MakaleYalnız künye2025
    Gümüşhânevî’nin Levâmi‘u’l-‘Ukûl’u ile Münâvî’nin Feyzü’l-Kadîr’inin Mukayesesi

    Gözün, Abdulvehhab

    19. asırda yaşamış Osmanlı ulemâsı ve meşâyihi içerisinde önemli bir yeri olan Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, tasavvufî yönünün yanı sıra ilmî tarafıyla da şöhret bulmuş bir şahsiyettir. Özellikle hadis ilmiyle ilgili yazdığı kitaplar onun ilimdeki yetkinliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerden iki tanesi öne çıkmıştır ki, bunlar Süyûtî’nin el-Câmi‘u’s-Sağîr’inden esinlenerek telif ettiği Râmûzü’l-Ehâdîs ile, Münâvî’nin Feyzü’l-Kadîr’inden ilham alarak meydana getirdiği Levâmi‘u’l-‘Ukûl adlı eserdir. Bu araştırmanın konusu, hadis şerhlerinden olan Levâmi‘u’l-‘Ukûl’un, Münâvî’nin el-Câmi‘u’s-Sağîr’i şerh ettiği mezkûr eseriyle mukayesesidir. Bu karşılaştırma, özellikle ilk elli hadisin şerhi üzerinden yapılacaktır. Kendi telifi olan Râmûzü’l-Ehâdîs’teki rivayetlerin çoğunluğu Süyûtî’nin eserinde yer aldığı için Gümüşhânevî, bunların şerhinde Feyzü’l-Kadîr’den epeyce istifade etmiştir. Tabii ki kendine özgü yorumları ve değerlendirmeleri de hiç şüphesiz mevcuttur. Bu vesileyle araştırmada şerh metotları açısından iki şerhin benzerliklerinin ve farklılıklarının tespiti amaçlanmıştır. Bu tür bir çalışmanın şerh literatüründeki değişim ve gelişimi kısmen de olsa göstermesi açısından fayda sağlayacağı ve bu yönüyle önemli olduğu düşünülmektedir. Sonuç olarak Gümüşhânevî’nin Münâvî’den etkilenme oranı ile eserinin özgünlük derecesi ortaya konacaktır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Mehmet Akif Ersoy ve Ahlak Felsefesi

    Kerimoğlu, Özkan

    Bu çalışmanın temel amacı, Türk Milli marşını yazan, şair Mehmet Âkif Ersoy’un yaşadığı dönemde, toplumun yüzleştiği ahlâkî ve kültürel sorunlarla mücadelesini ve bulduğu çözümü anlamaya çalışmaktır. İçinde yaşadığı toplumu sarmalayan, bireysel ve toplumsal yozlaşmaya sebep olan problemler hakkında derin bir kaygıya kapılan Âkif, duyarlı bir insan ve düşünür olarak çözüm arayışına girmiştir. Problemler karşısında çözüm için mevcut ve baskın anlayışın yeterli olmadığını ileri sürmüştür. Âkif, bireysel ve toplumsal ilişkileri detaylı bir şekilde incelemiş ve çöküşün temel nedenini İslâm Dini’nin yanlış anlaşılıp, yanlış tatbik edilmesi ve bilimden mahrum kalmak olarak belirlemiştir. Bu hakikatten endişe ve rahatsızlık duyan şair, çözümü ise halis İslâm’a rücûda, Doğu’nun hikmeti ve Batı’nın fenninin mezcedilmesinde bulmuştur. Düşünür bununla birlikte bu çöküşten kurtulmak için samimiyet, doğruluk, birlik-beraberlik, çalışmak, yardımlaşmak ve dayanışma, teknoloji ve ilim alanındaki gelişmeleri takip etmek, onları alıp sahiplenmek ve ümit var olmak gibi erdemlere ihtiyaç olduğunu da söylemektedir. Âkif’in “Safahat” başta olmak üzere eserleri çalışmamıza kaynaklık edecektir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2025
    The Relationship Between Theology Students’ Moral Identities and Moral Integrity

    Birinci, Ali

    The purpose of this research is to investigate the relationship between the moral identities and moral integrity of students enrolled in the Faculty of Theology. The study employs a quantitative research design and is conducted in accordance with the relational survey model. The study group comprises students attending the Faculty of Theology at Gümüşhane University during the 2023-2024 academic year. The personal information form devised by the researcher and the Moral Integrity Scale, which was adapted into Turkish by Okan and Ekşi (2020), along with the Moral Identity Scale developed by Kürüm and Ekşi (2022), were employed as the instruments for data collection. The findings of the research indicated that the mean scores of moral identity and moral integrity for the theology students were at a high level. The results indicated a positive and moderate relationship between moral identity and moral integrity, and it was concluded that moral identity was a significant predictor of moral integrity. Considering the findings, it is recommended that character education be incorporated into the curricula of theological faculties on a systematic basis.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleYalnız künye2025
    Kādî Abdülcebbâr’a Göre İlahi Teklifin İmkânı

    Aynur

    İnsan tarih boyunca araştırılmaya muhtaç, bugün bile henüz çözülememiş özellikleri olan bir varlıktır. Onu bu derece önemli ve değerli kılan, varoluşsal olarak insana yüklenen en önemli özelliklerden biri bilinçtir. Bilinç beraberinde sorumluluk değerini de getirmektedir. İnsan, onu var eden Yaratıcı'ya, kendisine, diğer insanlara ve bunların dışında kalan tüm varlıklara karşı sorumlu bir varlıktır. Sorumluluk ve sorumlulukla birlikte eyleme geçirilen fiiller tarihten beri felsefe, psikoloji gibi birçok ilme konu olmaktadır. İslam düşüncesinde ise, Tanrı'nın insanı ne ile sorumlu tuttuğu, Tanrı'nın teklif ettiği şeyin amacı ve sonucu bakımından zengin bir tartışma alanı mevcuttur. Kelâm ilminde ise sorumluluk, birçok ekol tarafından çeşitli görüşlerle ele alınsa da Mu’tezilî âlimler tarafından teklif konusu içerisinde literatüre dahil edilmiştir. Bu minvalde Allah'ın ilahi adaleti, Allah'ın insana teklifi, teklifin mahiyeti, insan fiilleri ve insan sorumluluğunun temellendirilmesi meseleleri tartışılmaktadır. Bu makalede Mu’tezilî âlimlerden Kādî Abdülcebbâr'ın Allah'ın insanlara teklif etmesi, teklifin mahiyeti ve teklif sonucunda insanın sorumluluğu meseleleri ele alınacaktır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Gazzâlî’de Tanrı Tasavvuru ve İnsan Fiilleri Yaklaşımına Etkisi

    Aydın, Muhammet

    Fiil ya da eylem konusu bir yönüyle insanın eylem yapabilme yeteneği ve kapasitesine diğer yönüyle de insanın iradi eylemde bulunma keyfiyyetine taalluk etmektedir. Kelâm disiplininde özellikle insanın iradesini ve dolayısıyla özgürlüğünü, sorumluluğunu ve yetkinliğini doğrudan ilgilendiren fiiller konusu, klasik dönemden beri inanç ekollerinin tartışmalarına konu olmuştur. Farklı ekollerde farklı yaklaşımlar dile getirilirken, aynı ekolün içinde de farklı kabuller söz konusu olabilmiştir. Bu, ekollerin iç diyalektiğini ilgilendiren bir başka konudur. İslam düşünce geleneğinde önemli kurucu isimlerden biri olan Gazzâlî, sadece kendi ekolü olan Eş’arî mezhebi üzerinde değil diğer ekoller üzerinde de etkili olmuş değerli bir kelâmcıdır. Fiiller konusunda onun yaklaşımı, kelâm ilminin iç diyalektiği bakımından da önemli tespitlere gebedir. Çalışmada Gazzâlî’nin tanrı tasavvuruna da değinilmesi gerekli olmuştur. Zira tanrı tasavvurunun hem ilahi fiillerle hem de insan fiilleriyle ilişkili olduğu bilinmektedir. Gazzâlî eserinde fiillerle ilgili bazı temel meselelerden söz etmektedir. Bu çalışmada söz konusu meseleler üzerinden onun fiiller öğretisine yaklaşımı ele alınmıştır. Yeri geldiğinde içine düştüğü bazı teolojik açmazlardan da söz edilmiştir. Çözümlemelerinde zaman zaman bazı terimlerin lafzi karakterlerinden hareketle konuya eğildiği de eklenmelidir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Problems in the Definitions of Weak Ḥadīth and its Relationship with Mawḍūʿ

    Gözün, Abdulvehhab

    It is possible to say that weak ḥadīth is one of the most complicated terminology in terms of its nature and parts among the subjects of ḥadīth methodology. According to our research, there are some logical problems in the definitions made both in the classical and in the recent period in order to reveal its essence. When the definitions in question are considered, especially in the context of their relationship with the mawḍūʿ ḥadīth, it is understood that while their all elements are included, they do not exclude their othernesses. Therefore, the definitions made for weak ḥadīth in the research were determined chronologically and examined especially in terms of their relationship with mawḍūʿ ḥadīth. For this purpose, first, the works on the ḥadīth methodology of the classical period were consulted and the problems in question were revealed with analytical and critical methods. Then, the studies on the ḥadīth methodologyof the modern period were evaluated in the same way. Based on the fact that the literature is very extensive, Ibn Ṣalāḥ’s definition was taken as the basis and special emphasis was placed on the definitions made differently from him. Thus, the research aimed to identify and eliminate the problems mentioned. Finally, if definitions that eliminate the mentioned problems have been identified, they have been highlighted. More importantly, Ibn Ṣalāḥ’s weak ḥadīth definition and division have been revised to solve the mentioned problems.

  • MakaleYalnız künye2025
    Semantic Analysis of the Term Shaqāva in the al-Qurʾān

    Koç, Zeynep Çelik

    This article aims to examine the use of the concept of shaqāva in the Qurʾān at semantic and contextual levels. The main problem of the study is that, although the concept of shaqāva as a multi-layered semantic field in the Qurʾān it is generally addressed in the literature within a narrow framework with superficial equivalents such as unhappiness, misery and bad ending. The importance of the study is that it evaluates the subject of unhappiness, one of the widespread problems of our age, from the perspective of the Qurʾān. Semantic analysis technique was used as the method in the research; the etymological origin of the concept, its uses during the Jāhiliyya, and close and opposite meanings were examined in detail. In addition, the verses in which the concept of shaqāva is used were analyzed in the light of the tafsīr literature; the possible causes of unhappiness were evaluated through the behaviors shown as the cause of shaqāva in these verses. According to the findings of the study, the concept of shaqāva expresses the feeling of deprivation arising from not being able to receive the reward of someone’s efforts.