Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları
Yazarlar
- Hakkıoğlu, Mümin(13)
- Kiremitçi, Ferdi(8)
- Yalcin, Elif Guvendi(7)
- Tılfarlıoğlu, Musa(6)
- الأحمد, محمد(6)
- Doğan, Hasan(5)
- Doğan, Çağlayan(4)
- Yazbahar, Zehra(4)
- Alahmad, Mohamad(3)
- Ayyildiz, Mustafa(3)
- Bağrıaçık, Yeşim Işık(3)
- Demir, Nalan(3)
- Güneş, Mustafa(3)
- Işık, Yeşim(3)
- Yeşilçayır, Celal(3)
- Çatak, Adem(3)
- Kuyanay, Mehmet(2)
- Kızılözen, Cihangir(2)
- Selman, Ahmet(2)
- Uysal, Mehmet Başak(2)
- Yalçın, Dilek(2)
- Yalçın, Fatih(2)
- Çapoğlu, Kemal(2)
- Abdurrahman, Arslan(1)
- Akkanat, Salih(1)
- Aktürk, Esra Canlı(1)
- Arısoy, Ekin(1)
- Aydın, Muhammet(1)
- Baytok, Rahime(1)
- Bilge, Topaloğlu Ayşe(1)
- Budak, Nihan(1)
- Demir, Sertac Timur(1)
- Demirtaş, Haşim(1)
- Dost, Betül Özcan(1)
- Duran, Ramazan(1)
- Efe, Fehmi(1)
- Efendıoglu, Süleyman(1)
- Emel Turgut(1)
- Evren, Savaş(1)
- Fidan, Giray(1)
Yayınlar
- MakaleAçık Erişim2023XVIII. Yüzyıl Sanatçılarından Kırımlı Âlî ve Eserleri
Doğan, Hasan
Yalnızca Osmanlı Devleti’nin değil, tüm bir Türk tarihinin en renkli ve eğlenceli asırlarından olan XVIII. yüzyıl sanatsal ve edebî anlamda da sayısızca ismin yetiştiği bir dönem olarak dikkat çekmektedir. İstanbul’un fethinden sonra başkent olarak bir çekim merkezi hâline gelen İstanbul, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ilim, eğlence ve sanat merkezi olarak da cezbedici bir mekân konumuna yükselmiştir. Bu nedenledir ki siyaset, ilim, sanat, şiir, eğlence vb. alanlarda payesi olan Osmanlı halkından imkân bulabilenlerin yolu İstanbul’a düşmek zorundaydı. Osmanlı başkentine yolu düşen bu kişilerden bir kısmı burada hayatlarına devam ederlerken doğum yerleri olan asıl vatanlarını ise künye olarak isimlerine yaşatmaya devam etmişlerdir. Bu türden örneklerden biri de bu çalışmanın konusu olan ve aslen Kırımlı olması nedeniyle “Kırımî” künyesi ile anılan Âlî’dir. Asıl adı Ali Can olan Âlî hakkında kaynaklarda fazla bilgi bulunmadığından şairin doğum tarihi konusunda da yeterli bilgiye sahip değiliz. Hakkında yalnızca Belîğ Tezkiresi, Tuhfe-i Nâilî ve Türk Şairleri’nde bilgi bulunan Âlî’nin vefat tarihi konusunda da bazı tutarsız nakiller mevcuttur. Bu çalışmada, Âlî’nin İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesinde NEKTY03531 arşiv numarasıyla kayıtlı Mecmû’atü’r-resâ’il içerisinde yer alan Ukde-güşâ isimli eseri ile Dîvân’ı tanıtılacak, mürettibi olduğu bazı şiir mecmualarına değinilecek ve bu eserlerden hareketle bahis konusu şair ve müellifin hayatının karanlık noktaları aydınlatılmaya çalışılarak kaynaklarda nakledilen kimi yanlış bilgilerin tashihi yapılacaktır. Ayrıca çalışmada XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde İstanbul’da yaşadığı tespit edilen Âlî’nin manzumeleri ve eserlerinden hareketle edebî yönü de ele alınacaktır. Makalenin sonunda da Âlî Dîvânı’ndan örnek manzumeler verilecektir
AtıfTR Dizin1
İncele - MakaleAçık Erişim2023Sûfî Bir Şairde Ölüm Telakkisi: Hanyalı Nûrî Osmân Dîvânı’ndaki Tarih Manzumelerinde “Ölüm”
Yalçın, Dilek
Osmanlı Şiiri içtimaî hayatın genelini ihtiva eder. Doğumdan ölüme, düğünden bayrama, sünnetten fetihlere kadar içtimaî hayatın bütün mevzuları Osmanlı şirinde ele alınmış; estetik bir üslupla ifade edilmiştir. Osmanlı şirinde gündelik yaşamla ilgili bazı hadiseleri ele almak gelenek hâline gelmiş hatta bu hadiseler etrafında müstakil edebî türler teşekkül etmiştir. Bunlardan birisi de yaratılış felsefesini, özlemi, yası, dünya ve ahiret telakkilerini, korkuları ya da övgüleri ihata eden ölümdür. Hayatın kaçınılmaz sonu olarak ölüm; Osmanlı şiirinde gerek müstakil gerekse diğer edebî türler içinde defalarca ele alınmıştır. Ölüm konusunu ele alan en yaygın türler; tarih manzumeleri ve mersiyelerdir. Divanındaki tarih manzumelerinde ölüm hadisesine geniş ölçüde yer veren şairlerden birisi de Hanyalı Nûrî Osmân’dır. Şairin tarih manzumelerindeki en önemli hususiyetler; ölümle ilgili zengin bir söz varlığını ihtiva etmesi, sayısının fazla olması, biyografik bilgileri içermesi, mersiye ve tezkirelerin muhteva özelliklerini yansıtması aynı zamanda yaratılış ile ilgili telakkileri beyan etmesidir. Ölüme düşürülen bu tarihlerdeki zengin kültürel doku ve söz varlığı, şairin sûfî ve tezkireci olmasından kaynaklanmaktadır. Çalışmamızda öncelikle Hanyalı Nûrî Osmân Dîvânı’ndaki ölüm hadisesine düşürülen tarihlerde ölüm söz varlığı tespit edilmiştir. Daha sonra ölüm söz varlığı ışığında muhteva; ölüm telakkisi, dünya ve ahirete bakış, sûfînin yası, övgü, dua ve temenniler başlıkları altında incelenmiştir. Bu başlıklar vasıtasıyla Hanyalı Nûrî Osmân Dîvânı’ndaki ölüm hadisesine düşürülen tarihlerde ortaya konulan ölüm algısı; ölüm bağlamında ele alınan dünya, ahiret, cennet, rahmet, şefaat mevzuları ve yaratılış felsefesi tespit edilmiştir.
AtıfOpenAlex1
İncele - MakaleYalnız künye2023Kıyafet Kuralları: Frances Burney'in Evelina; or the History of a young Lady's Entrance into the World (1778) adlı romanı Üzerinden On Sekizinci Yüzyıl Londra'sında Toplumsal Cinsiyet ve Modanın Perde Arkasını Aralamak
Yalcin, Elif Guvendi
Çoğunlukla bireysel tercihlerin bir göstergesi olarak görülen moda aslında sosyal standartlar, kültürel değişimler ve kimlik inşası hakkında derin görüş açıları sunmaktadır. Kıyafet, özellikle önemli kültürel değişimler sırasında karmaşık sosyal dinamikleri, normları ve kimlik değişimlerini yansıtan ve ifade eden bir araç konumundadır. 18. yüzyıl Britanya'sında moda endüstrisi, tüketiciliğin artmasıyla önemli bir dönüşüm yaşamıştır ve bu dönem, toplumdaki cinsiyet rolleri ile moda trendleri arasında önemli bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Genellikle kaprisli ve öngörülemez olarak tasvir edilen kadınlar, modanın geçici doğasını simgeleyen en tutkulu hayranları olarak ortaya çıkmıştır. Bu makale, Frances Burney'in Evelina; or the History of a Young Lady's Entrance into the World (1778) adlı ünlü eserini temel referans olarak kullanarak 18. yüzyıl Londra'sında moda ve toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki karmaşık bağı incelemektir. Bu dönemde moda sadece dekoratif değil, aynı zamanda hakim sosyal normlar ve standartlarla da yakından ilişkilidir. Bu araştırma, Evelina'daki kıyafet seçimlerini inceleyerek, dönemin katı toplumsal cinsiyet kurallarını ortaya koymayı ve modanın toplumsal beklentilerin sürdürülmesindeki kritik rolünü göstermeyi amaçlamaktadır. Esasen bu çalışma, 18. yüzyıl Londra'sında yaygın olan katı toplumsal cinsiyet kurallarını ortaya çıkarmak için giysilerin fiziksel katmanlarının ötesine geçmektedir. Tipik olarak yüzeysel kabul edilen modanın, toplumsal standartları ve normları yansıtmada ve oluşturmada nasıl önemli bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır.
AtıfOpenAlex1TR Dizin1
İncele - MakaleYalnız künye2023Reclaiming Agency through Fashion: Postcolonial Identities and Colonial Legacies in V.S. Naipaul's A Bend in the River*
Yalcin, Elif Guvendi
Fashion plays a critical role in human cultures, acting as a canvas for expressing cultural identity, social status, and individual creativity. Its multifaceted nature allows for varied interpretations, much like a complex language. Theorists are increasingly acknowledging this, recognizing how clothing communicates non-verbally, subtly conveying social messages and influencing interactions. This aspect is particularly evident in literature, where characters' clothing choices are deeply connected with their development and contribute significantly to the narrative's emotional richness. Fashion, therefore, extends beyond its aesthetic function, emerging as a dynamic tool for expressing post-colonial identities and challenging the lingering influence of colonialism. In cultures marked by colonial and imperial histories, fashion becomes an emblem of identity, offering a means to reclaim and redefine cultural narratives. It is through fashion choices that individuals express their cultural identity, challenge norms imposed by others, and resist the erasure of their heritage. It becomes a tool for empowerment and self-representation, allowing marginal communities to reclaim agency over their own narratives. While colonialism may have ended, the legacy of colonialism has left lasting impacts on economies, social structures, and cultural perceptions. The Western nations continue actively participating in imperial activities to protect their wealth and power by exploiting other countries economically. The internalization of colonial values has deeply influenced the perception of fashion among people from once colonized countries. The cultural values of these countries are often deemed "uncivilized" in contrast to the "superior," "civilized," and "rational" standards of the colonizers. As a result, Western fashion trends, representative of the colonizers' ideals, permeate the local markets and overshadow indigenous styles. Fashion is used as a means of signifying power, class, and status, and European modes of dress are seen as a symbol of sophistication and modernity. Drawing upon the broader theoretical framework of postcolonialism, this paper critically analyses V.S. Naipaul's work A Bend in the River (1979) to demonstrate how fashion choices create identities to continue colonial legacies.
- MakaleYalnız künye2023The Predicament of In-betweenness in Denis Devlin’s “Memoirs of a Turcoman Diplomat
Hakkıoğlu, Mümin
Denis Devlin (1908-1959) is regarded as one of the most important representatives of Irish modernist poetry. After joining the Department of External Affairs in 1935, he spent most of his life undertaking diplomatic missions for his country in Washington, New York, Rome and London, and in 1951, he served as an accredited ambassador in Istanbul, Turkey. Devlin, as a poet-diplomat, included the codes of the countries he worked in his poems. Among them, “Memoirs of a Turcoman Diplomat” has a special place. Here, a retired diplomat, watching the city from the terrace of a hotel in Istanbul, is depicted to contemplate the profound differences between the Ottoman State he served in the past and Turkey which turned its face to the West after the proclamation of the republic. On the one hand, he is the man of a civilisation against which Europe historically positioned itself, and on the other, the citizen of the republic which has set its target to reach the level of contemporary civilisation and implemented a series of reforms for that cause. He is stuck in between the world of the old, which was Islamic, multi-ethnic, and mighty and the world of the present, which is secular, monolithic, and shaped by the new ideology. The poem conspicuously, to a large extent, focuses on the tension caused by this stuckness and emphasises the state of in-betweenness of the poetic persona. The aim of this study is to explore how the diplomat in the poem, as an intellectual of his society and a representative of the old regime, meets the tension stemmed from the sharp conversion of his country, and to examine the dilemmas he has experienced due to his crisis of belonging through the concept of “in-betweenness”. It also discusses if there is a possibility of another space which can create a healing alternative for the poetic persona away from all tensions and problems. Furthermore, it questions how this poem reflects the historical, cultural and political similarities between the Republic of Turkey and the Republic of Ireland, and asserts that the Turkish diplomat of the poem is partly the poet-diplomat Denis Devlin himself.
- Yüksek Lisans TeziAçık Erişim2022Z kuşağının bir sanat olarak edebiyata bakışı
Emel Turgut
Hızla dijitalleşen dünyada teknolojik gelişmeler hayatın her alanında geniş bir yer kaplamaktadır. Yoğun ve akıl almaz teknolojik gelişmelerin baş döndürücü hızla ilerlediği 2000'li yılı sonrasında insan hayatında, tarih boyunca görülmemiş hızda ve değerde büyük değişiklikler yaşanmıştır. Bu değişimin hızla sürdüğü dijital çağa doğan bireyler için Z kuşağı adlandırılması yapılmaktadır. Aynı dönem aralıklarında doğan, doğdukları süreç içerisinde yaşanan ekonomik, toplumsal, siyasal olaylardan etkilenerek ortak bir kaderi paylaşan insan gruplarına kuşak adı verilmektedir. Z kuşağı da dijital dünyanın ilk yerli kuşağı olarak son yıllarda dikkatleri üzerine çekmektedir. Bu çalışmada; sabırsız, yaşamın her sahasında hızı önemseyen ve sürekli çevirim içi olma özellikleriyle tanınan Z kuşağının insanlık tarihinin en eski sanatı olan edebiyat karşısındaki tutumlarının ölçülmesi amaçlanmıştır. Edebiyat insanın var olduğu andan itibaren en yakın yol arkadaşı, insanın ve toplumların dönüşümünün vazgeçilmez şahidi konumundadır. Bu bağlamda yeni jenerasyonun edebiyat sanatına olan tutumlarını ortaya koymak önem teşkil etmektedir. Araştırmanın örneklemi İstanbul ili Ümraniye İlçesinde bulunan seçkisiz yöntemle seçilmiş ortaöğretim kurumlarının 11. ve 12. Sınıfında öğrenim gören 477 öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından geliştirilen Z Kuşağının Edebiyata Bakışına Yönelik Tutum Ölçeği ( ZKEBYTÖ) kullanılmıştır. Araştırma sonucunda Z Kuşağının edebiyata yönelik tutumlarında, cinsiyetlerinin, okudukları okul türünün, sosyal medyanın etkisinde edebiyata yönelik tutumları karşısında anlamlı farklılıkları vardır. Sosyal medya ve yazma eğilimlerinin cinsiyet değişkenine göre analizinde ise anlamlı farklılıklar ortaya çıkmamıştır. Anahtar Kelimeler: Edebiyat, Sanat, Sosyal medya, Tutum, Z Kuşağı
- MakaleAçık Erişim2022Bu şiirler kimin I?
Tılfarlıoğlu, Musa
Eski Türk edebiyatında farklı şairlerin divanlarında aynı şiirlerle karşılaşmak mümkündür. Divan şairlerinin divanlarında, divanlarının farklı nüshalarında ve mecmualarda küçük değişikliklerle veya birebir aynı şiirlerin iki farklı şair adına kayıtlı olduğu eskiden beri bilinmektedir. Divanlarda küçük değişikliklerle bulunan bu şiirlerin bir kısmının divan şiirindeki nazire geleneği kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Fakat bu tarz şiirlerin bir kısmı nazire geleneğini aşan, intihale yaklaşan çalışmaların ürünüdür. Bazen insan kaynaklı hatalardan dolayı aynı şiirin iki farklı şairin divanında yer alması mümkünken, bazen de müstensih, mecmua derleyicisi veya araştırmacıdan kaynaklı aynı şiirlerin farklı şairlerin divanında yer aldığı görülmektedir. Necâtî Bey ve Edirneli Şevkî’nin divanlarında biri küçük farklılıklarla diğeri birebir aynı kaydedilmiş iki gazel mevcuttur. Bu çalışmada bahsedilen özellikleri bulunduran, aynı asırda yaşamış olan iki şairinde divanında bulunan aynı iki şiirin hangi şaire ait olduğu sorgulanmıştır. Necâtî Bey ve Edirneli Şevkî’nin divanlarında birebir aynı şekilde bulunan, her iki şairin de mahlasının makta beytinde geçtiği gazeller, intihal, müşterek şiir ve nazire geleneği çerçevesinde incelenerek, gazellerin her iki şairin divanına nasıl girdiği sorgulanmıştır. Farklı başlıklar altında incelenen (maddi deliller, muhteva, üslup, nazire, söz dizimi…) gazellerin hangi şaire ait olabileceği tespit edilmeye çalışılmıştır. İki gazelin hangi şaire ait olduğunun incelenmesi makale sınırlarını aşacağından çalışma ikiye bölünecektir. İlk makalede şairlerin beş beyitlik gazelleri incelenecek, ikinci çalışmada ise yedi beyitlik gazelin kime ait olduğu sorgulanacaktır.
AtıfOpenAlex2TR Dizin1
İncele - MakaleAçık Erişim2022Bu şiirler kimin II?
Tılfarlıoğlu, Musa
Klâsik Türk edebiyatı geleneği içerisinde farklı şairlerin divanlarında kimi zaman aynı ya da yüksek oranda benzer şiirlerle karşılaşmak mümkündür. Şairlerin meydana getirmiş oldukları divanlarında, divanların farklı nüshalarında ve mecmualarda küçük farklılıklara haiz ya da birebir aynı şiirlerin iki farklı şair ismine kaydedildiği geçmiş zamanlardan beri bilinmektedir. Bir şiirin iki farklı şairin divanında yer almasında farklı nedenler bulunmaktadır. Aynı şiirin farklı şairlerin divanlarında yer alması; müşterek şiir ve nazire yazma geleneği ile ilgili olmakla beraber müstensih, mecmua derleyicisi ve araştırmacıdan kaynaklanan insan kaynaklı hatalara dayanabilmektedir. Bu etmenler arasında bazen şiirlerin müşterek yazılmaları bazen de nazire geleneği içerisinde yazılmaları yer alabilmektedir. Ancak bazı şiirlerdeki benzerliklerin nazireyi aşıp intihale vardığı görülmektedir. Necâtî Bey ve Edirneli Şevkî aynı asırda yaşamış, aynı mecliste bulunmuş, dostluk kurmuş iki şairdir. Bu iki şairin divanlarının neşirleri incelendiği zaman aynı gazelin iki şairin de divanında yer aldığı görülmektedir. Necati Bey ve Edirneli Şevki’nin divanında yer alan bu gazel, nazire geleneğini aşan bir durum sergilemektedir. Bu çalışmanın amacı, aynı asırda yaşamış, aynı ortamda bulunmuş iki şairin divanında mahlaslar dışında aynı olan ve 7 beyitten oluşan gazelin aslında kime ait olduğunu/olabileceğini tespit etmeye çalışmaktır. Necâtî Bey ve Edirneli Şevkî’nin divanlarının neşirleri, şairlerin hayatları hakkında kısaca bilgi verildikten sonra çalışmaya konu olan gazel; muhteva, üslup, nazire, söz dizimi, maddi deliller başlığı altında incelenerek çalışmaya konu olan gazelin hangi şaire ait olduğu veya olabileceği tespit edilmeye çalışılacaktır.
AtıfOpenAlex3TR Dizin1
İncele - MakaleAçık Erişim2022Mimetic Desire and Scapegoating Mechanisms in Martin Amis’s “The Last Days of Muhammad Atta”
Güneş, Mustafa
René Girard, the French sacrifice theory doyen, bases her sacrifice and scapegoat arguments on cultural and literary representations and claims an end for the sacrificial rites and scapegoating mechanism in cultures and narratives after the exposition and deciphering of the stereotypes of persecution with Christianity. However, by referring to René Girard’s sacrifice theory, this study aims to argue that one of the greatest yet also most notorious writers of English fiction, Martin Amis, who recurrently touches upon such issues in his texts as racism, sexism, wars, capitalism, and terrorism, implies a modern enactment of the mechanism of mimetic desire and scapegoating in a literary work, that is “The Last Days of Muhammad Atta,” which revolves around the last days of one of the terrorists of 9/11. Amis’s short fiction will be subjected to a close reading so as to argue that despite Amis’s interviews and arguments associating terrorism with Islam and the Orient, the text deconstructs Amis’s allegations against Islamism and the Oriental, and when Amis’s text is considered as a modern and multi-layered representation of mechanisms of mimetic desire and scapegoating, the violence and terrorism are revealed to be issues which cannot solely be identified with a single milieu or a group nonchalantly. Instead, it will be clearly seen that the core drive for humans has always been the will to power and to ensure authority over the other throughout the centuries, whether it be primitive tribes, or civilized groups, or modern governments and nations, and such concentrations as a nation, community, or religion further worked to give their civilized members a cause to satisfy the primitive tendency to violence and carnage surviving in their repressed collective unconscious.
AtıfTR Dizin1
İncele - MakaleAçık Erişim2022Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sı ya da Bilimin İktidarında Hakikat Mühendisliği
Hakkıoğlu, Mümin
Son iki yüz yıl, bilimin, toplumdaki algıyı evirebilme becerisiyle ve başka odaklarla kurduğu ilişkileri lehine çevirebilme kapasitesiyle, mutlak hakikati temsil eden bir güç olarak varoluşuna tanıklık etmiştir. Bu dönemde bilim kendisini dayatan dolaylı bir iktidara dönüşmüştür. Sözü edilen dolaylılık, bilimin bir ideoloji olarak toplumsal yapıyı düzenleyen siyasal erki kuşatmasındandır. Refleksif ve süreğen bir seyir izleyen bilim-iktidar ilişkisinin bilimin kontrolünde ilerlediği söylenebilir. Bilgiye kaynaklık eden ve hakikati biçimlendirebilen bilim, bu gücünü yalnızca yaptığı çalışmalardan, elde ettiği sonuçlardan ve başka erklerle kurduğu ilişkilerden değil hakikate yönelik oluşturduğu algıdan da alır. Bu yönüyle düzenleyici, kolaylaştırıcı fakat aynı zamanda insan doğasını bozacak potansiyele sahip korkutucu bir güçtür. XX. yüzyıl İngiliz yazınının önde gelen yazarlarından olan Aldous Huxley de bilimin bu yanına dikkati çekmiş, söz konusu çalışmaların kontrolden çıkınca insanlık için büyük bir tehdide dönüşebileceğini göstermiştir. Cesur Yeni Dünya Huxley’nin olası tehlikeye karşı okurlarını uyardığı en bilinen yapıtıdır. Baştan sona bilimsel süreçlerle tasarımlanmış bir toplumu resmeden roman, insanlığa refah ve mutluluk getirmek amacıyla çıkılan yolda bireylerin bir proje nesnesine indirgenerek yapaylığa mahkûm edilişini anlatır. Bu çalışma, Cesur Yeni Dünya’daki bilim, iktidar ve hakikat ilişkisini sorgulamakta ve romanda anlatılan distopik düzenin işleyişini belirleyenin siyasal iktidarın araçsallaştırdığı bilim değil bizzat o iktidarı kuşatan bilimin kendisi olduğunu savlamaktadır. Öte yandan, bilimin, bu dolaylı iktidarında, hakikati tekelleştirmesine bağlı olarak alternatifleri nasıl hiçleştirdiğini ve kendi hakikatini nasıl inşa ettiğini göstermeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda, bilimin mutlaklaştırıldığı romanın fütüristtik dünyasında, insan dâhil yaşamın her formunun projelendirildiğine vurgu yapılmakta ve hakikatin de “hakikat mühendisliği” diye adlandırılabilecek benzer bir sürece tabi tutulduğu ileri sürülmektedir.
- MakaleYalnız künye2021Nesneden bağımsız üretilen temsiller: Bacon’un Yeni Atlantis’i
Çavdar, Aysegül Çelenk; Sürdem, Sule Sınem
Geçmişten günümüze kadar olan süreçte yaşam, değişen dünya düzeni içerisinde evrilmiştir. Tarih öncesinde temel ihtiyaçlar barınma ve beslenme iken gelişen sanayi ile beraber ihtiyaç ve beklentiler de değişmiştir. Fakat insanlığın var olmasına bağlı olarak değişen düzen birçok kusurların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsan hep yaşamın merkezinde olmak isterken yaşamın içerisindeki parametreler sonucu yenidünyaları ve daha mükemmel bir düzeni arzulamaktadır. İnsanoğlunun yaşamı boyunca karşılaştığı zorlukları çözüme kavuşturma isteği sonucunda, gerçekleşmesi mümkün olmadığı bilinen birçok düşünce, ütopyaları oluşturmaktadır. Ütopyaların gerçekliği yakalayabilmesi imkânsız gözükse de bireyin zihninde oluşan imajlarla gerçeği algılamak için öznenin nesne ile arasına bir şey sokmaması gerekmektedir. Nesneden bağımsız olarak üretilen temsillerin mekân üzerinden ifade edilmesi, ütopyaları anlama ve onlara dâhil olabilme kolaylığı sağlamaktadır. Günümüz mimarlığı nesnesi olan yapıyı ön plana çıkaran tasarımlar ortaya koymaktadır. Bu anlayış biçimine eleştirel bir ifade getireceği düşünülen ütopyaların, nesneden bağımsız olarak ortaya koyduğu, mimarlıkta önemli olan yapının değil düşünce strüktürünün çeşitli araçlarla temsil edilmesidir. Mimarlık tartışmalarına farklı bir boyut kazandıracağı düşünülerek hazırlanan bu çalışma kapsamında, Bacon’un Yeni Atlantis’i metinsel bir inceleme için seçilen örneklemdir. Metnin nesneden bağımsız olarak ortaya koyduğu temsiller ise mekânsal kurgu üzerinden ele alınmaktadır. Bacon’ın ütopik anlatımıyla ele aldığı gerçekdışı dünyayı, ideal toplum kurgusu üzerinden mekânsal ilişkileri incelemek amaçlanmıştır. Toplumsal dünyayı ve doğayı metninde tasarım nesnesi yapan Bacon’un, Bensalem ismini verdiği adadaki mekânlarla ortaya koyduğu temsiliyet ile amacı doğaya hâkim olmak ve onu insan aklının ve bilimin nesnesi yapmaktır. Mekân tasarılarının oluşumunda ütopik bağlantının doğa üzerinden kurgulandığı görülmektedir.
- DerlemeYalnız künye2021Eric HOFFER, Değişim Sancısı
Aydın, Muhammet
- MakaleAçık Erişim2021Dert sözünün kökeni
Kızılözen, Cihangir
Araştırmacılar Dedem Korkut Kitabı’nın Dresden nüshasında geçen bir sözcüğü firāḳbiçiminde okumuşlardır. Oysa söz konusu sözcüğün ilk harfi f değil de t okunacak biçimdeyazılmıştır. Dolayısıyla firaḳ değil de taraḳ olarak okunması gerekiyor. Söz konusu sözcüğünanlamlandırılmasıyla ilgili de sorun vardır. Araştırmacılar, firak biçiminde okuduklarısözcüğe ayrılık acısı anlamı vermişlerdir. Oysa firak, hiçbir kaynakta ayrılık acısı anlamındageçmez. Arapça bir sözcük olan firāḳ (<ferāḳ), bütün kaynaklarda ayrılık anlamındakullanılmıştır. Bu inceleme söz konusu sözcüğün firaḳ değil de taraḳ biçiminde okunmasıgerektiğini savunmaktadır. Ancak Dedem Korkut Kitabı’nda t ile başlayan kalın ünlülü Türkçesözcükler, kalın ṭa ط ile yazılır. Oysa bu sözcük kalın ünlülü olduğu halde ince te ت ileyazılmıştır. Bu incelemede kalın ünlülü olan taraḳ sözcüğünün neden ince te ت ile yazıldığısorununa da açıklık getirilmektedir. Bu açıklamaya göre kalın ünlülü olduğu halde ince te تile yazılan örnekler, Farsça kaynaklarda geçen Türkçe kökenli sözcüklerdir. Öyleyse ت ileyazılan taraḳ sözcüğünün de bir kökteşinin Farsça kaynaklarda bulunması gerekiyor. Buinceleme Türkçe taraḳ ile Farsça derd “dert” sözlerinin kökteş olduğu, her ikisinin de Türkçetar “dar” kökünden çıktığı olasılığı üzerinde duruyor. Özellikle taraḳ ile kökteş olduğudüşünülen Eski Türkçe tark “sıkıntı” ve Pehlevice dert“sıkıntı” arasındaki ses ve anlam ilişkisibunların kökteş olduğunu kanıtlayacak niteliktedir.
- MakaleYalnız künye2021Tanzimat döneminde modern düşüncenin kendisini gösterme biçimi
Kahraman, Yakup
Avrupa’da 17. Yüzyılda kuramsal bir çerçeve kazanan modern düşünce’nin en önemliözelliği aklın doğru yöntemle hakikati bulabileceği iddiasıdır. Bu yaklaşım Aydınlanmadüşüncesinde filozoflar tarafından bütün yaşam alanlarının temel ilkesi olarak değerlendirilmiştir. Bunun yanı sıra olgusallık ve bilimsel veriler ile varlığı, yaşamı anlama veyorumlama çabası 18. yüzyılda paradigma haline gelmiştir. Aynı dönemlerde Osmanlıdüşüncesi ise İslami referansların ve Platon-Aristoteles felsefesinin varlık, bilgi ahlak anlayışlarının etkisi altındadır. Fakat askeri, siyasi alanlarda yapılan yenileşmelerle birliktemodern düşüncenin ilkelerinin Osmanlı düşüncesinde izleri görülmeye başlanmıştır. Tanzimat ile birlikte ise modern düşünceye ait olan akılcılık düşünürler tarafından benimsenmiş bu ilke içerisinde bulundukları kültürel çevre ve İslam-Osmanlı epistemolojisietkisi ile yorumlanarak siyaset, eğitim, hukuk alanına yansıtılmıştır. Dolayısıyla moderndüşünceyi konumlandıran, anlamlandıran çerçevesini belirleyen İslam-Osmanlı epistemolojisidir. Tanzimat düşünürleri modern düşüncenin ilkelerini alımlarken ideolojik birperspektifle değil pratik yaklaşım sergilemişlerdir. Bu çalışmada Tanzimat elitinin içerisinde bulunduğu ontolojik-epistemolojik zemini dikkate alarak modern düşünceye aitözellikleri nasıl yorumladığı gösterilmeye çalışılacaktır.
AtıfTR Dizin1
İncele - MakaleAçık Erişim2021Color Words in Fevâyidü'l-Kiber, Ali Sir Nevâyî's Aging Board
Budak, Nihan; Efendıoglu, Süleyman
There are many works written by Ali Şir Nevâyî, one of the important poets of Turkish language. These works have a certain classification. His Divans were gathered under the name of Hazâ'inü'1- Me‘ânî and divided into four different categories. These are childhood poems, youth poems, maturity poems, and old age poems. This study is about the work named Fevâyidü'lKiber, which includes old age poems. The color words in Fevâyidü'l-Kiber were determined and examined in terms of lexicology, etymology and semantics. The examples from the couplets within this literary work were transferred to Turkish. The word categories of the words in terms of lexicology, the development stages of the words in terms of etymology, and the meanings of the words in terms of semantics were tried to be indicated.
- MakaleYalnız künye2021A Poet Confined Between Poetry And Reality: Nima Yushij
Işık Bağrıaçık, Yeşim
The founder of modern Persian poetry, Nima Yushij has been subjected to criticism during the formation of his poem. However, he did not hesitate to shape his sense of poetry and fought for that for the rest of his life. The negative attitudes towards him caused him to be introvert and in pessimistic mood. Nima Yushij, who found peace in the village life, away from people, nestled in his childhood memories. In his early periods, Nima Yushij was in tendency of romance poetry. During the reign of Reza Shah, when Nima Yushij published his first poems, there seems to have been an interest in the romanticism movement in Iranian literature. The romanticism that is meant here is not exactly a romanticism in the Western sense, but a romantic understanding that begins with Nima Yushij and takes shape in the historical process. Reza Khan, who seized power with a coup in 1921 and silenced all dissident voices, confiscated the administration with the military regime in 1925. During this period, all kinds of criticism and insinuations about the government and the state of the country were restricted, as the publications were under surveillance. After the constitutional revolution, political poetry, the most developed style, became indistinct. Thus, Iranian romantic poetry, which Nima Yushij shaped under the influence of French romantics, became idiocratical. It is possible to see the trends seen in Nima’s romantic poems, such as despair due to social problems, introversion, taking shelter in solitude and nature, as well as in other poets of the period. In particular, these features, which coincide with the spiritual and intellectual dimension of the poet, appeared in his poem “Efsane”. The “Efsane” is almost the manifesto of Romantic poets during this period. Nima Yushij has placed his romantic poetry on one side in 1941 and moved towards social and political poems. He used a symbolic language in these poems. At the stage of transition to symbolic poetry, Nima imitated the poems in classical Iranian poetry, where there was a suggestive narrative that provided sermon, moral and allusive messages. These poems, which he wrote in the 1940s, are often in the fable type. Later, he tried to express the realities of society with an indirect narrative in his symbolic poems. The poet, who did not use direct critical language in his symbolic poems with a story-like dimension, revealed the existing situation by depicting the environments formed as a result of social and political events. In this way, the use of symbolic language in social issues in Iranian literature began with Nima’s poetry. Under the influence of French symbolic poetry, Nima took advantage of thedifferent characteristics of admirers to reflect their different characteristics in his poems, which would express the personality and spiritual state of man. In his poems, Nima, who worries about the troubles of the people, expressed their poverty, deprivation, and injustice they suffered. The poet, who thought that real poetry should reflect the society, wanted to create awareness in the public with his poems.
- MakaleYalnız künye2021Transgressing the philosophy-literature border: derrida's idea of metaphor
Gülay, Peyami Safa
Derrida claimed that philosophy has traditionally positioned itself in an oppositional relationship to literature. According to this opposition, literature is evaluated in a secondary position compared to philosophy. Metaphor, as a literary movement, also retrieves its share from this secondary position. Therefore, it is understood as an external act and remains in the subsidiary status. Derrida tends to demonstrate this spesific boundary between philosophy and literature as fictional, rather than natural. Philosophy sets this limit in order to occupy a privileged position by excluding the literary movement within it. However, Derrida aims to illustrate the disruption in philosophy's attempt to occupy a privileged position, by focusing on the aspect of metaphor that causes transgression of the aforementioned boundary. Thus, according to Derrida, metaphor is understood as a founding movement that transgresses the philosophy-literature boundary and successfully binds both disciplines.
- MakaleYalnız künye2020Romancı ahmed ziyad muhabbik’in “bal yapan kobra” adlı romanında çalışan kadın ve kendini ispatlama
الأحمد, محمد
“Bal Yapan Kobra” romanında, çalışan kadın olayların etrafında döndüğü merkezde bulunan figürdür. Romancı Ahmed Ziyad Muhabbik kadın şahsiyetlerine, özellikle de çalışan kadınlara verdiği önem, roman boyunca gözükmektedir. Bir taraftan çalışan kadınların sayısının romanda zikredilen erkeklerden daha çok olduğu ve kadınlara verilen rolün önemli olduğu görünmekte; diğer taraftan romanın başlığı da o rolün önemini çağrıştırmaktadır. Bu romanda kadın, erkeğin gücüne ve kanunlarına boyun eğen zayıf bir durumda olmadığı gibi, genellikle doğu Arap edebiyatında gördüğümüz şiir ve nesirdeki gibi doğu toplumlarının adetlerine de uyan şahsiyet de değildir. Aksine fiili ve ilmi gücünü güçlü bir şekilde ortaya koyan ve sahip olduğu hakları gerçekleştirmeye ve kişiliğini ispata çalışandır. Bu çalışma, bu romanın kısa bir özetini vermektedir. Sonra da çalışan kadının rolünü ortaya koyar. Kişileri inceleme sürecinde kadının karakterini, yazarın onu oluşturma yöntemlerini ve ona ait dil özelliklerini koymaya çalışır. Ayrıca çalışan kadının sorunlarını ve bu sorunlara karşı durma yollarını ve iyi bir yöneticinin görevini yerine getirmedeki etkisi üzerinde durmaktadır.
- MakaleAçık Erişim2020Bir Ekodistopya Olarak Tahsin Yücel’in Gökdelen Romanı
Yalçın, Fatih
Ütopya çağının realitesinden ilham alınarak oluşturulmuş bir insanî/dünyevî cennet; benzer bir şekilde kendi dünya cennetini inşa etme sürecinde yaşadığı hayal kırıklıklarının bir sonucu olarak oluşmuş karamsar havada hayat bulan distopya/karşı ütopya da bir cehennem tasavvuru olarak düşünülebilir. Ütopya, kilisenin tahakkümünde kurtulup aklı hayatın merkezine koyan ve yaşamaktan coşkun bir haz duyan Rönesans adamının yalnız gelecekte ve öte dünyada değil şimdi ve bu dünyada mutlu olma arzusunun bir sonucudur. Doğal olarak akıl ve insan merkezli dünya tasarımın bir sonucudur. Distopya ise ütopyaya kaynaklık eden hayat felsefesinin çöküşü ve hayal kırıklığından beslenir. Tahsin Yücel’in “Gökdelen” adlı eseri distopik özellikleri bulunan bir romandır. Bu romanda distopyanın en belirgin özellikleri uzamda ortaya çıkar. Bu distopik İstanbul gökdelenlerle doludur. Bir anlamda bu uzam, kapitalizmin varacağı son noktayı görünür kılma kaygısının bir yansımasıdır. Gökdelenler geleneksel yatay ilişkilerin yerini dikey/hiyerarşik ilişkilere bıraktığının somut bir göstergesidir. Romanlarında betimlemelere, uzamla ilgili ayrıntılara pek girmeyen Tahsin Yücel, Gökdelen romanında uzamı öne çıkaran bir üslup benimser. Bu romanın bir başka öne çıkan tarafı da yazarın, insanın çevreyle olan ilişkisini, insan odaklı dünya tasarımının nihai sonuçlarına dikkat çekme çabasıdır. Çalışmanın başlığından da anlaşılabileceği gibi biz bu çalışmada ekoeleştirel bir yaklaşımla romanda insan ve çevre ilişkisine odaklanacak, distopik gelecek tasavvurlarının ekolojik kaygılarla kesiştiği alana dikkat çekmeye çalışacağız.
AtıfOpenAlex1
İncele - MakaleAçık Erişim2020Iranian Poetry and Poets during the Constitutional Revolution
Bağrıaçık, Yeşim Işık
The movements of the Constitutional Revolution that had started in the Qajar Dynasty were quite influential in changing the classical Iranian poetry. In the new environment formed during the Constitutional Revolution, the topics poetry represented changed. “Edebiyat-i Bazgeşt”, namely “flashback literature”, maybe the last cycle of the classical Iranian poetry was criticized by innovative poets in this period of time because they argued that it did not reflect the truth in the society. Therefore, poets during the Constitutional Revolution period dwelled on the problems of the society by writing poems reflecting the current situation of Iran, a country dominated by other states and where the central government had lost its power. The purpose of the poetry that gained a political aspect was to demonstrate the current situation and to protest against political powers. In this period, influenced by political and ideological developments in Western countries, the poetry was on a new path. Poets, as political fighters rather than being just a poet, often supported the revolution of constitutional monarchy in the newspapers they published. Published newspapers and journals have played an important role in the change of the country. The poets generally continued their literary, intellectual and political activities within the journal or newspaper that they published or the party that they supported. In this way, they became influential on the public by easily reaching them. Poets, who were political figures rather than poets, supported the constitutional reform against the current government. In this period, the poetry underwent a formal transformation as well as gaining a political aspect. The aim of the study is to present a general idea on the aforementioned period by briefly addressing the poems and lives of remarkable poets of the period. The target audience of a study is the researchers which work on poetry and poets of the Constitutional Period in Iran, also readers who are interested in this period.
AtıfOpenAlex1TR Dizin1
İncele






