Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleYalnız künye2026
    Typical Responses to Atypical Circumstances: Representation of Mental Disorders in All The Things We Never Said

    Demir, Nalan

    Early childhood experiences play a critical role in shaping mental health outcomes, often contributing to psychological disorders that persist into adulthood. Early diagnosis, therefore, can significantly improve treatment efficacy. To support this, mental health literacy is essential, enabling individuals to recognize symptoms in themselves and others. Young adult fiction that explores mental health issues serves as a powerful medium for raising awareness. It resonates with adolescents who face similar challenges by fostering solidarity, while also educating readers without such experiences. This study analyses the British young adult novel All The Things We Never Said (Rahman, 2019) through descriptive content analysis, using DSM-5 criteria and current psychopathology literature to code and interpret representations of mental disorders. Among the three narrators—Mahreen, Cara, and Olivia—Mahreen grapples with depression and anxiety, while Cara and Olivia exhibit symptoms of post-traumatic stress disorder. By comparing these portrayals with clinical literature, the novel is shown to offer a realistic depiction of these conditions. Such representations have the potential to promote empathy, strengthen a sense of community among those affected, and enhance mental health literacy among readers.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2024
    Bulgar Oryantalizminde “Türk Köleliği” Damgası

    (Alieva), Vildane Özkan

    Başat Bulgar kültüründe geçmiş zaman dilimi, bugün ve gelecek zaman dilimlerinden çok daha etkin rol oynar. Osmanlı Devleti’nin, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nu fethederek Bulgarlar üzerinde 1393-1878 yılları arasında kurduğu egemenlik dönemi, başat Bulgar kültüründe “Türk köleliği” dönemi olarak damgalanır. Bu damga, 19. yüzyılda inşa edilerek günümüze kadar sürdürülür. Bulgar kültüründe geçmişe yönelik “Türk köleliği” damgası; günümüzde politika, diplomasi, resmi ve resmi olmayan eğitim, hukuk, din, tören ve bayramlar, folklor, film, sanat, edebiyat, tarih, geleneksel medya, sosyal medya, protesto meydanları vs. gibi birçok kurumsal ve gündelik alanı kuşatmış durumdadır. Ancak bu damga, belirsiz bir tarihsel anlatıya dayandırılır ve oryantalist bir çerçevede biçimlenir. Diğer yandan, günümüzde söz konusu damgayla ilgili Bulgarlar tarafından yöneltilen kısmi eleştiriler de mevcuttur. Makale, Bulgarlar üzerindeki Osmanlı Devleti egemenliği dönemine ilişkin “Türk köleliği” damgasının hangi toplumsal-kültürel koşullarda nasıl inşa edildiği ve günümüzde hangi alanlarda nasıl yeniden üretildiğiyle ilgili sosyolojik bir çözümlemeden oluşur. Konu, büyük ölçüde özgün Bulgarca kaynaklardan elde edilen veriler üzerinden araştırıldı. Çözümlemenin kuramsal boyutunda, Said’in oryantalizm, Goffman’ın damga, Bourdieu’nun alan, Foucault’nun sorunsallaştırma ve Parsons’ın işlev kavramlarından yararlanılmaktadır. Türkçe sosyolojik yazında Bulgar kültürüyle ilgili araştırmaların sayısı yok denecek kadar azdır. Bu nedenle makale, Türkçe sosyolojik yazına bir katkı sağlamayı da amaçlar.

  • MakaleAçık Erişim2024
    جمالية البنية اللغوية في قصة موسى عليه السلام في القرآن الكريم

    الأحمد, محمد

    يبلغ الترابط بين البنية اللغوية والمعاني التي تتجلّى من خلالها أعلى مستوياته في النظم القرآني. وقصة موسى عليه السلام التي سردها القرآن الكريم في سورة القصص نموذج جليّ للمتلقي، يستطيع من خلاله معرفة أحد أهم أسباب إعجاز القرآن التي تتمثّل في روعة نظمه وسحر بيانه وجمال بنيته اللغوية. سعى هذا البحث إلى الكشف عن مكامن جمالية البنية اللغوية في قصة موسى عليه السلام في سورة القصص في القرآن الكريم، وذلك من خلال تتبع الأصوات والألفاظ والبنية النحوية والبنية الحوارية التي جاءت في هذه القصّة، ودرس العلاقة بينها وبين المعاني التي أراد القرآن الكريم إيصالها إلى المتلقي، وحاول البحث إبراز دقة القرآن الكريم في اختيار بنية لغوية مناسبة لهذه القصة، والوقوف على جمالية هذه البنية. وتمّ الوصول إلى عدّة نتائج أهمها أن قصة موسى عليه السلام في سورة القصص امتازت بدقة اختيار بنية لغوية تآزرت فيها الأصوات والمفردات والجمل في بلوغ المعاني إلى المتلقي على أفضل وجه، وتآزرت أيضًا في منح البنية اللغوية في هذه القصة جمالية منقطعة النظير.

  • MakaleAçık Erişim2024
    The 16TH century poet silistreli sîrî and his mathnawi “hilyetu’l-islam”

    Doğan, Hasan

    Although the 16th century is known as the glorious era of the Ottomans, it does not necessarily imply that peace and tranquility prevailed throughout all Ottoman territories. Indeed, especially in the second half of this century, significant conflicts and wars occurred, particularly along the eastern borders. Due to various reasons, the Sultan of the period, Murad III (reigned 1574-1595), issued a campaign order in 1578, and consequently, military units from various parts of the state were dispatched to the eastern borders to participate in the Eastern Campaign. Among the Ottoman military units, there were also individuals interested in poetry and literature. The poet known by the pen name Sîrî, who is the focus of this study, was one of the names who participated in this campaign and was essentially a cavalryman. Sîrî, whose real name is Ali, according to his own statement, is originally from Silistra. Sîrî, who participated in the Eastern Campaign of the Ottomans, tragically lost all four of his children during the campaign. Understanding the temporariness of the world upon these losses, the poet hoped to be remembered favorably by composing a work called “Hilyetü’l-Islam.” One of the reasons for writing Hilyetü’l-Islam was also to respond to the increasing Shiite propaganda. While the sections of faith, Islam, and beneficence, which form the first parts of the mesnevi, essentially deal with the basic concepts of Islamic belief and worship, these parts serve as a response to the Alevi propaganda perceived by the poet as Rafidi. In these sections, Sîrî frequently criticizes the Rafidi Kızılbash by addressing them directly. The aforementioned Hilyetü’l-Islam, whose only copy discovered so far is in mesnevi verse form, was completed in 1580. In this encyclopedic mesnevi, various topics are covered, ranging from religion to trade, from governance to military matters, from craftsmanship to marriage. The mesnevi, appearing as an incomplete copy, consists of approximately 4864 verses in its current form. In this study, the Hilyetü’l-Islam mesnevi, which has not been subject to a previous study, will be examined in terms of form and content, and an attempt will be made to present the life story of the poet, Silistreli Sîrî Ali.

  • Derleme MakaleAçık Erişim2023
    Jerry fodor's theory of the language of thought as a communicational and mental process

    Doğan, Neva

    The concepts of thought, language and communication are concepts that are connected and interact with each other in ways that cannot be explained without reference to each other. Considering that communication begins with oneself, subject to a mental process, it is possible to say that it cannot be done separately from the act of thinking and independently of language. It is obvious that thinking, which we call human communication with oneself, affects how we use language, and the way we use language affects our perception of the world. Jerry Fodor, an American cognitive scientist and language philosopher, proposed the Language of Thought Theory, which states that before people communicate, they speak in a language that he calls computational/mathematical. Explaining this in terms of input and output to the processor, as in artificial intelligence, Fodor argues that the human mind works in the same way. The computational mental processes that Fodor defends are completely rejected by Searle on the grounds that they are completely unconscious. Since understanding Fodor and his arguments requires an understanding of his predecessor Chomsky, this study first explains Chomsky's hypotheses about language production. Then, by relating Fodor's discourses on language and thought to linguist Wittgenstein and philosopher of mind Searl, the relevance of the communicative process to consciousness, language and thought is discussed.

  • MakaleAçık Erişim2023
    Bilinmeyen Bir Divan Şairi ‘Adlî ve Gazelleri

    Tılfarlıoğlu, Musa

    XVI. yüzyıl Osmanlı Devleti’nin siyaset, ekonomi ve bilim alanında zirveyi yaşadığı dönemdir. Devletin her alanda güçlü olması kültür ve sanat alanında da kendini göstermiş, divan edebiyatı bu yüzyılda en parlak dönemini yaşamıştır. Bu dönemde gelişimini tamamlayan divan şiirinde çok sayıda şair yetişmiş ve bu şairler daha önce örnek aldıkları Fars edebiyatı sahasında yetişmiş sanatçıların eserlerine denk eserler vermiştir. XVI. yüzyılda yetişen şairler tarafından işlenen klasik Türk edebiyatının estetik ve ahenk açısından kusursuz sayılabilecek bir seviyeye ulaştığı söylenebilir. Klasik Türk edebiyatının gelişimine katkıda bulunan bu şairlerin çoğunun adı, edebiyat tarihimiz için en önemli kaynaklar arasında olan tezkirelerde geçmektedir. Klasik Türk edebiyatı geleneği içerisinde eser vermesine rağmen tezkirelerde adı geçmeyen bazı şairlere ve eserlerine şiir mecmualarında rastlamak mümkündür. Farklı asırlarda veya aynı asırda yaşamış şairlere ait manzumeleri içerisinde barındıran şiir mecmuaları; klasik Türk edebiyatı ve Türk halk edebiyatına ait manzumeleri bir arada bulundurması sebebiyle de ayrı bir önem arz etmektedir. Son dönemlerde şiir mecmuaları üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde kaynaklarda adı geçmeyen çok sayıda şair ve bunların eserlerinin bilim âlemine kazandırılması mecmuaların klasik Türk edebiyatı açısından ne kadar önemli olduğunu kanıtlar niteliktedir. Çalışmamızın konusunu oluşturan eser; İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi “Nekty 10002” numarada kayıtlı 46 varaktan müteşekkil mecmuadır. Mecmua içerisinde Taci-zâde Cafer Çelebi, İbn Kemâl, Hayreti, İshâk Çelebi, Hayâlî, Sultân Mustafa, Adlî, İbrahim, Necâtî Bey, Ahmed Paşa gibi XV-XVI. yüzyıla ait sanatçıların manzumeleri bulunmaktadır. Bu sanatçılardan Adlî’nin mecmua içerisinde “Karaverye” adında bir şehrengizi ve altı gazeli yer almaktadır. Çalışmamızda XVI. yüzyıl şairleri arasında yer alan ancak tezkirelerde adı geçmeyen Adlî hakkında bilgi verilip daha sonra şairin altı gazeli şekil, üslup, muhteva açısından incelenip transkripsiyonlu metni verilecektir.

  • MakaleAçık Erişim2023
    Nature As a Site of Balance and A Source of Poetic Material in Joseph Skipsey’s Poems

    Hakkıoğlu, Mümin

    Victorian poetry, which developed under the influence of profound socio-economic transformations and in company with diverse literary voices and perspectives, includes the poems of the leading figures of the period as well as those of many little-known labouring poets from various professional groups. These poets, most of whom were self-educated, forged their literary perspectives under harsh working conditions, and although they could not write poems with high aesthetic value like the others, they reflected the world they lived in with an intense sensitivity and a sincere language. One of them was the Northumbrian collier Joseph Skipsey (1832-1903), who spent most of his life in the coal mines he entered at seven. In his poems, the traces of communal practices and cultural codes of his region are clearly seen. Even if his living in the country might evoke at first glance that Skipsey is quite close to nature, his relations with it surprisingly exist in a narrowed framework and remain within the confines of traditional narrative forms such as ballad and song. This study aims to reveal the essence of a collier poet’s relationship with nature in his poems within the socio-economic conditions of Victorian England. The main argument of the study is that Skipsey uses nature not as a glorified unity of beings, but as a site of balance and a source of poetic material he refers to in narrating individual emotions, human relations and the realities of miners’ life.

  • MakaleAçık Erişim2023
    Aristoteles’in Ahlak Anlayışında Pratik Aklın Rolü

    Tüzen, M. Ahmet

    Aristoteles hem insanın nihai amacına gönderme yapan hem de içeriği beşerî gerçeklikle doldurulabilen bir iyi anlayışının değişken yapıdaki pratik hayatta bir işleve sahip olabileceğini düşünür. Metafiziksel bir iyi kavrayışının insanın ahlaki yaşantısına uygulanamayacağını düşünen Aristoteles’e göre insani bir etkinliğin ulaşmaya çalıştığı şey tam olarak insani düzlemdeki bir iyi olmalıdır. Bu iyiyi, eudaimonia olarak tanımlayan Aristoteles, bu amacı keşfeden ve bu kapsamda insanın hangi türden eylemlere yöneleceğine belirleyen yetinin akıl olduğunu ileri sürer. Buna göre erdemli bir yaşamı mümkün kılan aklın teorik ve pratik olmak üzere iki ayrı yönü bulunur. Genel olarak teorik akıl, şeyler arasındaki bağlantıları anlamayı amaçlarken pratik akıl, hedeflenen sonuçları güvence altına alacak yolları gösterir. İnsana ahlaki eylemlerinde yol gösteren ve pratik bilgelik (phronesis) sağlayan akıl, pratik akıldır. Dedüktif çıkarım yapma yeteneğine indirgenemeyen bir düşünce erdemi olan phronesis erdemi, ilkenin somut bir forma bürüneceği şekilde eyleme yeteneğidir. Bu çalışma, pratik aklın özel olarak da phronesis erdeminin ahlaki eylemin ortaya çıkışında nasıl bir akıl yürütme faaliyetinde bulunduğunu ve bu faaliyetin teorik akıl yürütmeden hangi yönlerden ayrıştığını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda pratik aklın, tecrübe, orta olma ilkesi ve orthos logos (dosdoğru düşünme) ile akıl yürütme işlemini en iyi şekilde yapabileceği ve doğru sonuca ulaşabileceği üzerinde durulacaktır.

  • MakaleAçık Erişim2023
    Cihan Aktaş’ın Hikâye ve Romanlarında "Değer" Kavramı

    Ayyildiz, Mustafa; Aktürk, Esra Canlı

    Cihan Aktaş, farklı edebi türlerde kaleme aldığı eserlerinde kadın, sanat, toplumsal hayat, düşünce hareketleri, kamusallık ve siyaset sorunlarına çözümleyici bir bakış açısıyla yaklaşır, yaşanan çatışma ve olayların sebeplerine dikkat çekerek bu konuları inceleyen pek çok edebi eseri de kaleme alır. 1980 sonrası dönemde, ihtilal yıllarında eser veren yazar, dindar insanların karşılaştığı sorunlar ve insan özgürlüğünü kısıtlayan engeller karşısında kayıtsız kalmaz. Eserlerinde modern hayatın getirdiği değişimler ve kadın karakterlerin yanı sıra yazarın üzerinde durduğu bir başka tema da göç kavramıdır. Hikâye ve romanlarının temelini hayatı, dünya görüşü ve sanat anlayışının oluşturduğu sanatkâr; yazar, mimar, sinema eleştirmeni, gazeteci ve fikir insanı gibi çok yönlü kimliğiyle Türk edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada Cihan Aktaş tarafından kaleme alınan 13 hikâye ve 5 roman türündeki eserlerde yer alan değer kavramları incelenmiştir. Betimsel nitelikte genel tarama modeli kullandığımız çalışmamızda belirlediğimiz 25 değer bakımından ilgili eserler taranmıştır. Yapılan incelemede değerlerin ele alınış yönleri tespit edilerek değerlerle ilgili sonuçlara varılmıştır. Elde edilen bulgular neticesinde eserlerde inanç, sevgi, temizlik, aileye verilen önem değerlerine sıkça rastlanırken kanaatkârlık ve özgürlük değerleri üzerinde daha az durulduğu sonucuna varılmıştır. İncelediğimiz eserlerde değer kavramına yönelik olumsuz iletiler ise bulunmamaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2023
    Psikanalitik Edebiyat Eleştirisi Açısından Kar ve İnci Romanı Üzerine Bir Değerlendirme

    Uslucan, Fikret; Abdurrahman, Arslan

    Sigmund Freud, hastalarını tedavi etmek için kullandığı teknikleri bir süre sonra beklenmedik bir şekilde sanat eserlerine de yöneltmiştir. Freud’un 19. yüzyılın sonlarına doğru Leonardo da Vinci ve Dostoyevski gibi sanatçıların eserleri ve şahsiyetleri üzerine yaptığı bu girişim, psikanalitik edebiyat kuramının/eleştirisinin de ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Multidisipliner bir alanı ifade eden psikanalitik edebiyat eleştirisine zamanla Carl Gustav Jung, Alfred Adler, Rollo May ve Otto Rank gibi isimler de katkı yapmışlardır. Psikanalitik edebiyat eleştirisi, ortaya koyduğu teorilerle özel bir saha olan edebiyat psikolojisinin de dikkatini çekmiştir. Edebiyat psikolojisi, ortak noktaları insan olan edebiyat ve psikolojinin birbirlerinden faydalanmasını ifade etmektedir. Bu iki bilim sahasını ilgilendiren ortak kuramlarla eser, yazar, şair, okur ve yazma süreci gibi konular ele alınmaktadır. Bir eser ortaya koyan yazar, tip ya da karakter olarak psikanalitik kuram ve tekniklerle çözümlenebilmektedir. Aynı zamanda, edebi eserlerde psikolojik tip ve temalar, bu tekniklerle ele alınabilmektedir. Ayrıca, edebiyat ve eserlerin okurlar üzerindeki tesiri, aynı psikanalitik yöntemlerle incelenebilmektedir. Edebiyat psikolojisinin inceleme konuları, bu şekilde çeşitlilik gösterse de edebiyat psikolojisiyle ilgilenen edebiyat araştırmacılarının yazar, şair ve okur şahsiyetinden ziyade psikanalitik kuram ve yöntemleri kullanarak edebi eserleri incelemeleri daha makul karşılanmaktadır. Muadil bir insan ve dolayısıyla muadil bir dünya kurgulamaya çalışan edebi eserlerin dile ait araçlarla oluşturduğu tüm unsurlar, psikanalitik edebiyat kuramının araştırma sahasına girmektedir. Bu anlamda gerçek dünyadaki insanın buhranlarına çözüm bulmaya çalışan psikanaliz, edebi eserlerdeki karakterlerin de daha detaylı bir şekilde anlaşılabilmesi için yeni kapılar aralayabilmektedir. Bu çalışmada, psikolojinin sunduğu imkânların ayırdında olan Nihan Kaya’nın Kar ve İnci romanı ele alınmıştır. Sanatın pratiği yanında teorisine de kafa yoran Kaya’nın bu eserini psikanalitik yöntemlerle incelerken yazarın şahsi hayatından ziyade eser karakterlerine odaklanılmıştır. Odak noktasında insan olan bu çalışmada, tek bir teorisyenin kuramlarıyla değil karakter davranışlarının işaret ettiği kuramlara göre farklı farklı psikanalitik tekniklere müracaat edilmiştir.

  • MakaleYalnız künye2023
    Kıyafet Kuralları: Frances Burney'in Evelina; or the History of a young Lady's Entrance into the World (1778) adlı romanı Üzerinden On Sekizinci Yüzyıl Londra'sında Toplumsal Cinsiyet ve Modanın Perde Arkasını Aralamak

    Yalcin, Elif Guvendi

    Çoğunlukla bireysel tercihlerin bir göstergesi olarak görülen moda aslında sosyal standartlar, kültürel değişimler ve kimlik inşası hakkında derin görüş açıları sunmaktadır. Kıyafet, özellikle önemli kültürel değişimler sırasında karmaşık sosyal dinamikleri, normları ve kimlik değişimlerini yansıtan ve ifade eden bir araç konumundadır. 18. yüzyıl Britanya'sında moda endüstrisi, tüketiciliğin artmasıyla önemli bir dönüşüm yaşamıştır ve bu dönem, toplumdaki cinsiyet rolleri ile moda trendleri arasında önemli bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Genellikle kaprisli ve öngörülemez olarak tasvir edilen kadınlar, modanın geçici doğasını simgeleyen en tutkulu hayranları olarak ortaya çıkmıştır. Bu makale, Frances Burney'in Evelina; or the History of a Young Lady's Entrance into the World (1778) adlı ünlü eserini temel referans olarak kullanarak 18. yüzyıl Londra'sında moda ve toplumsal cinsiyet rolleri arasındaki karmaşık bağı incelemektir. Bu dönemde moda sadece dekoratif değil, aynı zamanda hakim sosyal normlar ve standartlarla da yakından ilişkilidir. Bu araştırma, Evelina'daki kıyafet seçimlerini inceleyerek, dönemin katı toplumsal cinsiyet kurallarını ortaya koymayı ve modanın toplumsal beklentilerin sürdürülmesindeki kritik rolünü göstermeyi amaçlamaktadır. Esasen bu çalışma, 18. yüzyıl Londra'sında yaygın olan katı toplumsal cinsiyet kurallarını ortaya çıkarmak için giysilerin fiziksel katmanlarının ötesine geçmektedir. Tipik olarak yüzeysel kabul edilen modanın, toplumsal standartları ve normları yansıtmada ve oluşturmada nasıl önemli bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır.

    • SDG 5 · Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
  • MakaleYalnız künye2022
    The Concept of Mahall Al-K̲h̲abar According to the Hanafiyya Methodologists: Issues that form the Subject of the Notice

    Gönan, Yavuz; Yilmaz, Fetullah

    There are many issues related to the Sunnah, which is one of the main sources of Shariah knowledge and rulings. K̲h̲abar al-wāḥid, which constitute an important part of fiqh rules, is one of them. Although the information and source value of the k̲h̲abar al-wāḥid had been extensively studied, its evidence in terms of the subject it is related to has not attracted much attention today. K̲h̲abar al-wāḥid has been accepted as evidence by fuḳahāʾ/jurisconsults and usûliyyûn and has been processed from different aspects. In fact the k̲h̲abar, it is composed of three elements: the one who conveys the k̲h̲abar, the one to whom the k̲h̲abar is conveyed, and the subject of the k̲h̲abar. Unlike other mad̲h̲āhib, the Ḥanafī mad̲h̲hab had put forward some conditions, especially regarding the subject of the k̲h̲abar, in addition to the conditions related to the conveyor of the k̲h̲abar in order to be a proof/ hujjat for the khabar. The person to whom the news is conveyed may be a judge or a muftī or a mukallaf. In this case, with regard to the current k̲h̲abar, the judge or muftī will be able to rule for or against someone, while the mukallaf will be able to make a judgment for or against himself. Therefore, the k̲h̲abar al-wāḥid will be legally and conscientiously binding. In the theory of Islamic law, rights are basically divided into two as “ḥuḳūḳ Allāh/the rights of God” and “ḥuḳūḳ al-ādamiyyīn/the rights of the servants”. The Ḥanafī mad̲h̲hab who deal with the subject of the k̲h̲abar in the light of this division; they had tied the legal validity of the k̲h̲abar al-wāḥid covering any of the relevant rights to certain conditions. Ḥanafiyya has considered that it necessary for the rāwī to have the characteristics of mind, restraint, justice and Islam for the k̲h̲abar about worship, which is one of the rights of God, to be a source of judgment. At this point, the quantity of rāwī is not a must for them. In the field of ʿuḳūba, which is another right of God, Ḥanafiyya have shown two different approaches in terms of being a source of judgment of khabar al-wahid, especially in the subject of crimes that require the punishment of ḥadd. According to the first of these approaches, it is permissible to prove the ḥadd punishments with the k̲h̲abar al-wāḥid. At this point, those who hold this view have compared the k̲h̲abar al-wāḥid with the bayyina, which is one of the definitive proofs, and finally, they have found it permissible. According to the second approach, it is not permissible. Because, according to them, it is not possible to compare the k̲h̲abar al-wāḥid with the bayyina. Ḥanafiyya has considered human rights in three parts, which are strictly binding, non-binding and binding in one way. In addition to the conditions they have adopted some circumstances related to the rāwī, as only binding k̲h̲abar al-wāḥid about human rights to be a source of judgment, they have required the rāwī to have the capacity to acquire rights, to use testimony expression while giving testimony, and to have the necessary amount of witnesses if it is necessary. They have considered that it sufficient for the rāwī to be mumayyiz to be a source of judgment for k̲h̲abar al-wāḥid which is not merely obligatory. For the k̲h̲abar al-wāḥid that obliges in a way to be a source of judgment, Abū Ḥanīfa has stipulated the quantity of witnesses and the qualification of justice, as well as the conditions that must be present in the rāwī. On the other hand, Abū Yūsuf and Imām Muḥammad have deemed it sufficient for the rāwī to be mumayyiz. When the concept of k̲h̲abar al-wāḥid is taken into account, especially in the first three periods; that is, the akhbār narrated in the periods of the Ṣaḥāba, Tābiʿūn and atbâʿ at-Tābiʿūn periods have been understood. When it is considered in general terms, in addition to the first three periods, the akhbār transmitted by at least one person in the following periods are understood. It can be said that while the ahl al-ḥadīt̲h̲ and the methodologists of mutakallimūn develop a theory of khabar al-wahid in line with the meaning of the term, Ḥanafiyya try to develop a theory by taking into account the general meaning of the concept. The theory of k̲h̲abar al-wāḥid, developed in line with the meaning of the term, is based only on the rāwī, and the proof value of the k̲h̲abar has been tied to the conditions specified about the rāwī. Therefore, the k̲h̲abar -as of the subject- has not been taken into consideration in terms of being a proof. On the other hand, Ḥanafiyya had not dealt with the evidence of the k̲h̲abar only in terms of the rāwī, but also had evaluated it from the perspective of the subject of k̲h̲abar. We had tried to deal with this subject in our study too.

  • MakaleAçık Erişim2022
    Dawn of the Street Child and the Boredom of the Flâneur: The Aporia of Aesthetic Experience in Walter Benjamin

    Akkanat, Salih

    Abstract: This article is a study on Walter Benjamin's aesthetic and political thought. He tries to position Benjamin's aesthetic understanding in the context of today's aesthetic debates. He bases aesthetics as a sensibility regime and proposes that a sensuous relationship can be established between politics and aesthetics. Rather than being an ideological tool that serves the illusion of autonomy and freedom, it focuses on the potential of aesthetics that forms the basis for the experience of freedom and re-establishes the social bond. In this respect, he emphasizes that Benjamin's effort to draw conclusions for aesthetics from the sociology of modernity and the connections he established between the capture of meaning and the liberation of meaning that limit the form of relationship between aesthetics and politics. Therefore, the article focuses on the coherence and inconsistency between his political and epistemological engagements and his aesthetic thought, and discusses the extent to which he has an aesthetic thought in congruence with politics.

  • MakaleAçık Erişim2022
    Bu şiirler kimin I?

    Tılfarlıoğlu, Musa

    Eski Türk edebiyatında farklı şairlerin divanlarında aynı şiirlerle karşılaşmak mümkündür. Divan şairlerinin divanlarında, divanlarının farklı nüshalarında ve mecmualarda küçük değişikliklerle veya birebir aynı şiirlerin iki farklı şair adına kayıtlı olduğu eskiden beri bilinmektedir. Divanlarda küçük değişikliklerle bulunan bu şiirlerin bir kısmının divan şiirindeki nazire geleneği kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Fakat bu tarz şiirlerin bir kısmı nazire geleneğini aşan, intihale yaklaşan çalışmaların ürünüdür. Bazen insan kaynaklı hatalardan dolayı aynı şiirin iki farklı şairin divanında yer alması mümkünken, bazen de müstensih, mecmua derleyicisi veya araştırmacıdan kaynaklı aynı şiirlerin farklı şairlerin divanında yer aldığı görülmektedir. Necâtî Bey ve Edirneli Şevkî’nin divanlarında biri küçük farklılıklarla diğeri birebir aynı kaydedilmiş iki gazel mevcuttur. Bu çalışmada bahsedilen özellikleri bulunduran, aynı asırda yaşamış olan iki şairinde divanında bulunan aynı iki şiirin hangi şaire ait olduğu sorgulanmıştır. Necâtî Bey ve Edirneli Şevkî’nin divanlarında birebir aynı şekilde bulunan, her iki şairin de mahlasının makta beytinde geçtiği gazeller, intihal, müşterek şiir ve nazire geleneği çerçevesinde incelenerek, gazellerin her iki şairin divanına nasıl girdiği sorgulanmıştır. Farklı başlıklar altında incelenen (maddi deliller, muhteva, üslup, nazire, söz dizimi…) gazellerin hangi şaire ait olabileceği tespit edilmeye çalışılmıştır. İki gazelin hangi şaire ait olduğunun incelenmesi makale sınırlarını aşacağından çalışma ikiye bölünecektir. İlk makalede şairlerin beş beyitlik gazelleri incelenecek, ikinci çalışmada ise yedi beyitlik gazelin kime ait olduğu sorgulanacaktır.

  • MakaleYalnız künye2022
    Sosyal medya bağlamında kullanıcının aktifliği sorunsalı: ınstagram’daki içerik üretiminin kültürel analizi

    Çaglar, Bayram

    Bu çalışmada 1970’li yıllarda anaakım televizyon yayınlarına yönelik geliştirilen aktif izleyici tezinin sosyal medya ortamlarından biri olan Instagram’daki içerik üretimine uygulanıp uygulanamayacağı tartışılmıştır. Kültürel Çalışmalar Kuramının bakış açısına göre izleyicinin kendi medya içeriğini üretmesinin günümüzde ne derece gerçekleşebildiği olgusu ortaya konularak Instagram’da üre-tüketicilerin içerik üretimi örneklem konusu yapılmıştır. Bulguların yorumlanması üretilen içeriklerin keşfet denilen anaakış sayfasındaki paylaşımlarının incelenmesiyle yapılmıştır. Analiz eğlence başlığı altında; mizah, cinsellik, mahremiyet, politika, dini, mezhepsel, ideoloji, aile, çocuk, hayvan ve çevre gibi paylaşımlarla sınırlandırılmıştır. Bu kategorilerin önemli noktası ise ordinari bireylerin içerik üretimlerinin dikkate alınmasıdır. Yapılan nitel içerik analizlerinin bulgusunda içerik üreticilerinin eğlence ağırlıklı alternatif bir popüler kültür oluşturdukları görülmüştür. Çalışmanın önemli bulgularından bir diğeri ise rutin pratiklerdeki bireylerin teknolojinin sunduğu imkânları da kullanarak birer aktif izleyici ve aynı zamanda üreticiye dönüştüğü ancak bunun hegemonik okuma pratiği olarak ifade edilebileceğidir. Popüler kültür mecrası olarak değerlendirilebilecek olan sosyal ağların John Fiske’in de ifade ettiği gibi dönüştürücü ve değişime uğratıcı bir yönünün bulunduğu ancak egemen kültürün etkisinden de kurtulamadığı varsayımını teyit eden bulgulara ulaşılmıştır. Özellikle kendi ürettikleri içeriklere ünlü kişilerin ve egemen popüler kültür temsillerinin sesinin veya görüntüsünün eklendiği ve bu bağlamda anaakım medya tarafından üretilen stereotiplerin etkisinde kaldıkları görülmüştür. Çalışmanın sonucunda içerik üretimi bağlamında aktif olan kullanıcıların birer influencer yapısında olup kültürel anlamda özerk bir alan oluşturmaya aday oldukları ancak bunu gerçekleştirecek kültürel sermayeden yoksun bulundukları tezi geliştirilmiştir.

  • MakaleYalnız künye2021
    Nesneden bağımsız üretilen temsiller: Bacon’un Yeni Atlantis’i

    Çavdar, Aysegül Çelenk; Sürdem, Sule Sınem

    Geçmişten günümüze kadar olan süreçte yaşam, değişen dünya düzeni içerisinde evrilmiştir. Tarih öncesinde temel ihtiyaçlar barınma ve beslenme iken gelişen sanayi ile beraber ihtiyaç ve beklentiler de değişmiştir. Fakat insanlığın var olmasına bağlı olarak değişen düzen birçok kusurların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İnsan hep yaşamın merkezinde olmak isterken yaşamın içerisindeki parametreler sonucu yenidünyaları ve daha mükemmel bir düzeni arzulamaktadır. İnsanoğlunun yaşamı boyunca karşılaştığı zorlukları çözüme kavuşturma isteği sonucunda, gerçekleşmesi mümkün olmadığı bilinen birçok düşünce, ütopyaları oluşturmaktadır. Ütopyaların gerçekliği yakalayabilmesi imkânsız gözükse de bireyin zihninde oluşan imajlarla gerçeği algılamak için öznenin nesne ile arasına bir şey sokmaması gerekmektedir. Nesneden bağımsız olarak üretilen temsillerin mekân üzerinden ifade edilmesi, ütopyaları anlama ve onlara dâhil olabilme kolaylığı sağlamaktadır. Günümüz mimarlığı nesnesi olan yapıyı ön plana çıkaran tasarımlar ortaya koymaktadır. Bu anlayış biçimine eleştirel bir ifade getireceği düşünülen ütopyaların, nesneden bağımsız olarak ortaya koyduğu, mimarlıkta önemli olan yapının değil düşünce strüktürünün çeşitli araçlarla temsil edilmesidir. Mimarlık tartışmalarına farklı bir boyut kazandıracağı düşünülerek hazırlanan bu çalışma kapsamında, Bacon’un Yeni Atlantis’i metinsel bir inceleme için seçilen örneklemdir. Metnin nesneden bağımsız olarak ortaya koyduğu temsiller ise mekânsal kurgu üzerinden ele alınmaktadır. Bacon’ın ütopik anlatımıyla ele aldığı gerçekdışı dünyayı, ideal toplum kurgusu üzerinden mekânsal ilişkileri incelemek amaçlanmıştır. Toplumsal dünyayı ve doğayı metninde tasarım nesnesi yapan Bacon’un, Bensalem ismini verdiği adadaki mekânlarla ortaya koyduğu temsiliyet ile amacı doğaya hâkim olmak ve onu insan aklının ve bilimin nesnesi yapmaktır. Mekân tasarılarının oluşumunda ütopik bağlantının doğa üzerinden kurgulandığı görülmektedir.

  • MakaleYalnız künye2021
    Tanzimat döneminde modern düşüncenin kendisini gösterme biçimi

    Kahraman, Yakup

    Avrupa’da 17. Yüzyılda kuramsal bir çerçeve kazanan modern düşünce’nin en önemliözelliği aklın doğru yöntemle hakikati bulabileceği iddiasıdır. Bu yaklaşım Aydınlanmadüşüncesinde filozoflar tarafından bütün yaşam alanlarının temel ilkesi olarak değerlendirilmiştir. Bunun yanı sıra olgusallık ve bilimsel veriler ile varlığı, yaşamı anlama veyorumlama çabası 18. yüzyılda paradigma haline gelmiştir. Aynı dönemlerde Osmanlıdüşüncesi ise İslami referansların ve Platon-Aristoteles felsefesinin varlık, bilgi ahlak anlayışlarının etkisi altındadır. Fakat askeri, siyasi alanlarda yapılan yenileşmelerle birliktemodern düşüncenin ilkelerinin Osmanlı düşüncesinde izleri görülmeye başlanmıştır. Tanzimat ile birlikte ise modern düşünceye ait olan akılcılık düşünürler tarafından benimsenmiş bu ilke içerisinde bulundukları kültürel çevre ve İslam-Osmanlı epistemolojisietkisi ile yorumlanarak siyaset, eğitim, hukuk alanına yansıtılmıştır. Dolayısıyla moderndüşünceyi konumlandıran, anlamlandıran çerçevesini belirleyen İslam-Osmanlı epistemolojisidir. Tanzimat düşünürleri modern düşüncenin ilkelerini alımlarken ideolojik birperspektifle değil pratik yaklaşım sergilemişlerdir. Bu çalışmada Tanzimat elitinin içerisinde bulunduğu ontolojik-epistemolojik zemini dikkate alarak modern düşünceye aitözellikleri nasıl yorumladığı gösterilmeye çalışılacaktır.

  • MakaleYalnız künye2021
    Transgressing the philosophy-literature border: derrida's idea of metaphor

    Gülay, Peyami Safa

    Derrida claimed that philosophy has traditionally positioned itself in an oppositional relationship to literature. According to this opposition, literature is evaluated in a secondary position compared to philosophy. Metaphor, as a literary movement, also retrieves its share from this secondary position. Therefore, it is understood as an external act and remains in the subsidiary status. Derrida tends to demonstrate this spesific boundary between philosophy and literature as fictional, rather than natural. Philosophy sets this limit in order to occupy a privileged position by excluding the literary movement within it. However, Derrida aims to illustrate the disruption in philosophy's attempt to occupy a privileged position, by focusing on the aspect of metaphor that causes transgression of the aforementioned boundary. Thus, according to Derrida, metaphor is understood as a founding movement that transgresses the philosophy-literature boundary and successfully binds both disciplines.

  • MakaleAçık Erişim2021
    Sanal kültürün yeni anlam inşacıları markalar: küresel markaların reklam analizi

    Demirel, Çağatay; Değirmenci, Fatıh

    Dijital devrimlerin toplumun bütün katmanlarında kendini hissettirdiği çağımızda sanal kültür, artık modern bir kültür olgusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kültürün anlam üretme aracıları olan dijital ekranlar ve mobil iletişim araçları, bireylerin davranışlarında önemli tutum değişikliklerine yol açarken; diğer yandan da markaların anlam inşasında kilit rol oynamaktadır. Tüketim olgusunun cazibe merkezinde yer alan markalar, sanal kültürün kendilerine sunduğu yeni olanaklar sayesinde bireyleri tüketime yönlendirirken; diğer yandan da onlara sürekli olarak satın almaya yönelik yeni anlam kalıpları inşa etmektedir. Özellikle reklamlar aracılığıyla tüketicilere gönderilen mesajlar, onların yeni ihtiyaçlar hissetmelerine, yeni tatmin yöntemleri ve yeni hazlar aramalarına yol açmaktadır. Bu çalışmada 2019 yılında markaların YouTube’da en çok izlenen reklamları göstergebilimsel bir analizle incelenmiştir. Yapılan göstergebilimsel reklam analiziyle elde edilen gösterilenler görsel retorik tipolojisi ile detaylı olarak ele alınmış ve buna göre sanal kültürel yapı dâhilinde markaların anlam inşa edebilme, tüketicilerin dikkatini çekebilme, onların dilinde ve kalbinde yer alabilme gibi konularda oldukça etkili oldukları görülmektedir.

  • MakaleAçık Erişim2020
    Bir Ekodistopya Olarak Tahsin Yücel’in Gökdelen Romanı

    Yalçın, Fatih

    Ütopya çağının realitesinden ilham alınarak oluşturulmuş bir insanî/dünyevî cennet; benzer bir şekilde kendi dünya cennetini inşa etme sürecinde yaşadığı hayal kırıklıklarının bir sonucu olarak oluşmuş karamsar havada hayat bulan distopya/karşı ütopya da bir cehennem tasavvuru olarak düşünülebilir. Ütopya, kilisenin tahakkümünde kurtulup aklı hayatın merkezine koyan ve yaşamaktan coşkun bir haz duyan Rönesans adamının yalnız gelecekte ve öte dünyada değil şimdi ve bu dünyada mutlu olma arzusunun bir sonucudur. Doğal olarak akıl ve insan merkezli dünya tasarımın bir sonucudur. Distopya ise ütopyaya kaynaklık eden hayat felsefesinin çöküşü ve hayal kırıklığından beslenir. Tahsin Yücel’in “Gökdelen” adlı eseri distopik özellikleri bulunan bir romandır. Bu romanda distopyanın en belirgin özellikleri uzamda ortaya çıkar. Bu distopik İstanbul gökdelenlerle doludur. Bir anlamda bu uzam, kapitalizmin varacağı son noktayı görünür kılma kaygısının bir yansımasıdır. Gökdelenler geleneksel yatay ilişkilerin yerini dikey/hiyerarşik ilişkilere bıraktığının somut bir göstergesidir. Romanlarında betimlemelere, uzamla ilgili ayrıntılara pek girmeyen Tahsin Yücel, Gökdelen romanında uzamı öne çıkaran bir üslup benimser. Bu romanın bir başka öne çıkan tarafı da yazarın, insanın çevreyle olan ilişkisini, insan odaklı dünya tasarımının nihai sonuçlarına dikkat çekme çabasıdır. Çalışmanın başlığından da anlaşılabileceği gibi biz bu çalışmada ekoeleştirel bir yaklaşımla romanda insan ve çevre ilişkisine odaklanacak, distopik gelecek tasavvurlarının ekolojik kaygılarla kesiştiği alana dikkat çekmeye çalışacağız.