Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleAçık Erişim2026
    Türkçe Politeia Çevirileri: Terminolojik ve Dilsel Problemlere Kısmi Bir Yaklaşım

    Öztürk, Ümit

    Platon’un Politeia’sının Türkçeye çevrilme süreci, 1940’lı yıllarda Georg Rohde yönetiminde gerçekleştirilen, metnin ilk dört kitabıyla başlamıştır. Bu çalışmada, Azra Erhat, Samim Sinanoğlu, Suat Sinanoğlu ve Türkan Tunga gibi çok kıymetli araştırmacılar yer almıştır. Ancak bu eserin günümüzde basımı yoktur ve eser maalesef tamamlanamadan kalmıştır. Bu çalışmadan sonraki tarihsel sürece baktığımızda, dilimizde, güvenilirliği konusunda uzlaşılan iki Politeia çevirisinin bulunduğu kabul edilmektedir. Bunlardan ilki, 1958 tarihinde S. Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz tarafından hazırlanmıştır. Ülkemizde en çok bilinen çevirinin bu eser olduğu söylenebilir. Diğer çevirisi ise 1973 yılında H. Demirhan tarafından yapılmıştır ve ilkine nazaran daha az tanınır durumdadır. Her iki eser de Türkçe bakımından son derece kıymetlidir. Bahsettiğimiz iki çeviriden sonra, 2000’li yıllarda, Politeia’nın başka çevirilerinin de yapıldığını görmekteyiz. Bu çalışmada, metnin “6.511a, 4-9” bağlamına odaklanma hattında, dilimizdeki bazı çevirilere dair kısmi bir analiz sunuluyor. İlk olarak, tarihsel bir araştırmaya dayalı olarak, çevirilere dair bazı saptamalarda bulunuluyor. İkinci olarak, formel bir analiz çerçevesinde, yaşanan kimi terminolojik problemlere değiniliyor.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Mu’tezile Kelamı Perspektifinden Yapay Zekâ ve Ölümsüzlük Tartışmaları

    Sarıkaya, Berat; Şeren, Zeynep; Özer, Zülkif

    Bu makale, transhümanizm ve yapay zekâ bağlamında gündeme gelen biyolojik ve dijital ölümsüzlük iddialarını, İslam kelâmının akılcı ekolü Mu’tezile’nin temel prensipleri ışığında eleştirel bir analize tabi tutmayı amaçlamaktadır. Çalışma, teknolojik bir imkân olarak sunulan ölümsüzlük tasavvurunun, Mu’tezile’nin tevhid, adalet, insan iradesi ve ahiret inancı gibi kurucu ilkeleriyle derin bir gerilim içinde olduğu temel argümanından hareket etmektedir. Makale, öncelikle yapay zekânın “dar” ve “genel” formlarından hareketle ulaştığı noktayı ve transhümanist düşüncenin bu teknolojiye yüklediği ölümsüzlük misyonunu tartışmaya açarak “Biyolojik Ölümsüzlük” hedefi doğrultusunda telomeraz çalışmaları, kriyonik(cryonic) yöntemler, hibernasyon ve beyin-bilgisayar arayüzleri gibi somut girişimleri değerlendirmektedir. Ardından, “Dijital Ölümsüzlük” kavramını, zihin yükleme ve dijital benlik fikri üzerinden inceleyerek bu yaklaşımın insanı maddeden ibaret gören materyalist temelini vurgulamaktadır. Biyolojik ölümsüzlük iddiası, Mu’tezile’nin ecel anlayışıyla; dijital ölümsüzlük tasavvuru ise insanı yaratılmış, ruh-beden bütünlüğüne sahip ve ahirette hesap verecek bir varlık olarak tanımlayan ontolojik çerçeveyle doğrudan çelişmektedir. Özellikle, “yaratıcı” konumuna soyunma ve “ebedilik” iddiası, Mu’tezile’nin tevhid anlayışını ihlal etmektedir. Bununla birlikte, tıbbi müdahaleler gibi “ömrü uzatma” amaçlı, iyileştirici teknolojik uygulamaların, insanın kendini koruma içgüdüsü kapsamında ve yaratıcıyı inkâr etmeyen bir niyetle kullanılmasının sorumluluğunun kişiye ait olduğu kabul edilmektedir. Makale, yapay zekânın bir “amaç” değil, “araç” olarak görülmesi gerektiği ve salim aklın rehberliğinde değerlendirilmesinin zorunlu olduğu fikrini öne çıkarmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    “Ne Olsa Uyar!” İlkesini Savunmak Bilim Düşmanlığı Mıdır?: Yönteme Karşı ve Özgür Toplumda Bilim Eserleri Bağlamında Bir Soruşturma

    Özsoy, Seda

    İlk olarak Avrupa’da gündeme gelen ve yeni olguların gözlemlenmesi, ölçülmesi, gözlem sonuçlarının sınanması için yeni araçlardan yararlanılmasıyla bilimsel yöntem bağlamında şekillenen “Bilimsel Devrim” dönemini takiben bilim olan ile bilim olmayanı birbirinden ayırmak adına çeşitli standartların tespit edilmesi, başlıca tartışma konularından birini oluşturmuştur. Tarihsel süreç içinde bu durum, “sınırlandırma sorunu” olarak bilinen epistemolojik meseleyi ortaya çıkarmış ve bunu, çözüme kavuşturulması gereken önemli bir problem hâline getirmiştir. Bu eksende gelişen tartışmalara dâhil olan ve farklı bir yaklaşım tarzı sunan düşünürlerden biri ise Paul K. Feyerabend’dir. “Anarşist”, “dadaist” ve hatta “akademik felsefenin Salvador Dali’si ve bilimin en büyük düşmanı” şeklindeki nitelemelerle tanımlanan Paul K. Feyerabend, aslında bilimin başka alanlardan üstün olmasını mümkün kılacak herhangi bir yanının olmadığını; standart, kural, kriter veya yöntemin tekil değil, çoğul olduğunu savunarak almaşık bilim yapma geleneklerinin oluşturulabileceğini ileri sürer. Rasyonelliğin her türlü bilgi veya geleneğin meşruiyet kazanmasında etkin olan evrensel bir ölçüt olarak kabul edilmesine karşı çıkan düşünür, bilginin nesnellik standardına ve nicel mülahazalara dayanması gerektiği fikrine katılmadığını belirtir. Peki bu yaklaşım tarzı onu “bilim düşmanı” olarak etiketlemeyi olanaklı hâle getirir mi? Yoksa “Ne olsa uyar!” ilkesi, kuramsal anarşizm kavrayışı ve bilimsel yöntemlerin çoğulculuğuna yapılan vurgu, bilimin insani ve özgürleştirici yönlerinin baskılanmasına yönelik bir meydan okuma mıdır? Bu sorularla bağlantısında makalede, düşünürün Yönteme Karşı ve Özgür Toplumda Bilim adlı eserlerine başvurularak nasıl bir bilim anlayışına sahip olduğu irdelenmeye çalışılacaktır

  • MakaleAçık Erişim2025
    Mapping the Individual: A Psychogeographical Reading of Iris Murdoch’s Under the Net

    Uruk, Ahmet

    Introduced firstly by Guy Debord, the founder of the Letterist International, in 1955, psychogeography intersects with the study of the psychological and emotional effects of an urban city on individuals. Proposing that both space and psychology complete one another, psychogeography, as a term juxtaposing psychology and geography, seeks to unearth the estrangement and the dehumanizing impacts of global urbanism consolidated by advanced capitalism and industrialization. In this sense, psychogeography focuses mostly on the act of walking so as to comprehend the ongoing conflict between the mind and city and suggests walking as a conscious activity can function as a protest and subversion against the commodification and repressive constraints of the city. Likewise, Iris Murdoch's debut novel titled Under the Net captures the story of Jake Donaghue and his unstable psychology alienated and decentred by the formation of an urban city, that is, London. Thus, this study aims to analyze Iris Murdoch's Under the Net in order to emphasize the fragmentation and displacement of individuals in accordance with the global urbanism by employing a psychogeographical lens.

    • SDG 11 · Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar
  • MakaleAçık Erişim2025
    Mehmet Akif Ersoy ve Ahlak Felsefesi

    Kerimoğlu, Özkan

    Bu çalışmanın temel amacı, Türk Milli marşını yazan, şair Mehmet Âkif Ersoy’un yaşadığı dönemde, toplumun yüzleştiği ahlâkî ve kültürel sorunlarla mücadelesini ve bulduğu çözümü anlamaya çalışmaktır. İçinde yaşadığı toplumu sarmalayan, bireysel ve toplumsal yozlaşmaya sebep olan problemler hakkında derin bir kaygıya kapılan Âkif, duyarlı bir insan ve düşünür olarak çözüm arayışına girmiştir. Problemler karşısında çözüm için mevcut ve baskın anlayışın yeterli olmadığını ileri sürmüştür. Âkif, bireysel ve toplumsal ilişkileri detaylı bir şekilde incelemiş ve çöküşün temel nedenini İslâm Dini’nin yanlış anlaşılıp, yanlış tatbik edilmesi ve bilimden mahrum kalmak olarak belirlemiştir. Bu hakikatten endişe ve rahatsızlık duyan şair, çözümü ise halis İslâm’a rücûda, Doğu’nun hikmeti ve Batı’nın fenninin mezcedilmesinde bulmuştur. Düşünür bununla birlikte bu çöküşten kurtulmak için samimiyet, doğruluk, birlik-beraberlik, çalışmak, yardımlaşmak ve dayanışma, teknoloji ve ilim alanındaki gelişmeleri takip etmek, onları alıp sahiplenmek ve ümit var olmak gibi erdemlere ihtiyaç olduğunu da söylemektedir. Âkif’in “Safahat” başta olmak üzere eserleri çalışmamıza kaynaklık edecektir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleYalnız künye2025
    Kādî Abdülcebbâr’a Göre İlahi Teklifin İmkânı

    Aynur

    İnsan tarih boyunca araştırılmaya muhtaç, bugün bile henüz çözülememiş özellikleri olan bir varlıktır. Onu bu derece önemli ve değerli kılan, varoluşsal olarak insana yüklenen en önemli özelliklerden biri bilinçtir. Bilinç beraberinde sorumluluk değerini de getirmektedir. İnsan, onu var eden Yaratıcı'ya, kendisine, diğer insanlara ve bunların dışında kalan tüm varlıklara karşı sorumlu bir varlıktır. Sorumluluk ve sorumlulukla birlikte eyleme geçirilen fiiller tarihten beri felsefe, psikoloji gibi birçok ilme konu olmaktadır. İslam düşüncesinde ise, Tanrı'nın insanı ne ile sorumlu tuttuğu, Tanrı'nın teklif ettiği şeyin amacı ve sonucu bakımından zengin bir tartışma alanı mevcuttur. Kelâm ilminde ise sorumluluk, birçok ekol tarafından çeşitli görüşlerle ele alınsa da Mu’tezilî âlimler tarafından teklif konusu içerisinde literatüre dahil edilmiştir. Bu minvalde Allah'ın ilahi adaleti, Allah'ın insana teklifi, teklifin mahiyeti, insan fiilleri ve insan sorumluluğunun temellendirilmesi meseleleri tartışılmaktadır. Bu makalede Mu’tezilî âlimlerden Kādî Abdülcebbâr'ın Allah'ın insanlara teklif etmesi, teklifin mahiyeti ve teklif sonucunda insanın sorumluluğu meseleleri ele alınacaktır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    İslam Kelâmında Şâhid-Gâib Diyalektiği: Metafizik Bilginin Epistemolojik Temelleri ve Sınırları

    Sarıkaya, Berat

    İnsanoğlu, yaşadığı dünya ve deneyimlerinin sınırları içinde kalmış bir varlık olarak, gözlemlerinin ötesinde kalan ve “gayb” olarak tanımlanan âleme dair bilgi edinme çabası içerisinde olmuştur. Ancak, mevcut koşullar göz önünde bulundurulduğunda, bu çabanın sanıldığı kadar kolay olmadığı da bir gerçektir. İslam kelamında “şâhidden hareketle gâibi çıkarsama” (kıyâsu’l-gâib ale’ş-şâhid) yöntemi, görünen âlemden (şâhid) hareketle Allah’ın zatı, sıfatları ve metafizik gerçeklikleri (gâib) anlamaya çalışan epistemolojik bir araçtır. Yöntem, şâhid (gözlemlenebilir) dünyadan hareketle, gözlemlenemeyen (gâib) âleme dair bilgi çıkarımı yapılabileceği varsayımına dayanır. Ancak, ontolojik farklılıklar, teşbih riskleri ve yöntemin uygulamasındaki esneklik gibi nedenlerle çeşitli eleştirilerin odağı olmuştur. Özellikle İbn Hazm ve Gazâlî, yöntemin kesin bilgi sunmadığını ve kıyaslamanın Allah’ın aşkınlığıyla çeliştiğini savunmuştur. Bununla birlikte, kelamcılar yöntemin akli bilgi üretmek için kaçınılmaz olduğunu belirtmiştir. Eleştiriler varlığını korusa da yöntem, kelam ekolleri tarafından uygulanmaya devam etmiştir. Bu çalışma, İslam düşüncesinde “şâhidden gâibe akıl yürütme” yöntemini ele alarak, onun bilgiye ulaşmadaki epistemolojik konumunu incelemektedir. Söz konusu yöntemin epistemolojik çerçevesi ele alınarak, kelam ilmindeki uygulama şekillerine yer verilmektedir. Çalışmada bu yöntemin İslam kelamındaki kullanımı ve ona yöneltilen eleştiriler analiz edilmektedir.

    AtıfOpenAlex1
    İncele
  • MakaleAçık Erişim2025
    Gazzâlî’de Tanrı Tasavvuru ve İnsan Fiilleri Yaklaşımına Etkisi

    Aydın, Muhammet

    Fiil ya da eylem konusu bir yönüyle insanın eylem yapabilme yeteneği ve kapasitesine diğer yönüyle de insanın iradi eylemde bulunma keyfiyyetine taalluk etmektedir. Kelâm disiplininde özellikle insanın iradesini ve dolayısıyla özgürlüğünü, sorumluluğunu ve yetkinliğini doğrudan ilgilendiren fiiller konusu, klasik dönemden beri inanç ekollerinin tartışmalarına konu olmuştur. Farklı ekollerde farklı yaklaşımlar dile getirilirken, aynı ekolün içinde de farklı kabuller söz konusu olabilmiştir. Bu, ekollerin iç diyalektiğini ilgilendiren bir başka konudur. İslam düşünce geleneğinde önemli kurucu isimlerden biri olan Gazzâlî, sadece kendi ekolü olan Eş’arî mezhebi üzerinde değil diğer ekoller üzerinde de etkili olmuş değerli bir kelâmcıdır. Fiiller konusunda onun yaklaşımı, kelâm ilminin iç diyalektiği bakımından da önemli tespitlere gebedir. Çalışmada Gazzâlî’nin tanrı tasavvuruna da değinilmesi gerekli olmuştur. Zira tanrı tasavvurunun hem ilahi fiillerle hem de insan fiilleriyle ilişkili olduğu bilinmektedir. Gazzâlî eserinde fiillerle ilgili bazı temel meselelerden söz etmektedir. Bu çalışmada söz konusu meseleler üzerinden onun fiiller öğretisine yaklaşımı ele alınmıştır. Yeri geldiğinde içine düştüğü bazı teolojik açmazlardan da söz edilmiştir. Çözümlemelerinde zaman zaman bazı terimlerin lafzi karakterlerinden hareketle konuya eğildiği de eklenmelidir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Türk milliyetçiliğinde aşınan sınırlar: seküler mi dinsel mi?

    Bozkurt, Hasan

    Bu makale, Türk milliyetçiliğinin seküler mi yoksa dini mi olduğu konusunda süregelen tartışmayı incelemektedir. Modern Türk milliyetçiliğinin evriminin izini sürmekte ve bu ikiliği 21. yüzyıl Türkiye'si perspektifinden analiz etmektedir. Çalışma, bu ikiliğin devam edip etmediğini, nasıl evrildiğini araştırmakta ve seküler ve dinsel milliyetçilik arasındaki sınırların aşınmakta olduğunu savunmaktadır. Çalışma, önde gelen Türk milliyetçi entelektüellerinin bakış açılarını, yorumlarının zaman içinde nasıl değiştiğini göz önünde bulundurarak karşılaştırmakta ve değerlendirmektedir. Ayrıca, modern bir millet ile kadim bir millet ya da modern bir milliyetçilik ile daha eski köklere sahip olduğunu iddia eden bir milliyetçilik arasındaki ayrışma ya da salınım tespit edilecektir. Hem teorik hem de pratik, hem seküler hem de daha dindar milliyetçilik algı ve anlayışlarının bu ikili okuması, söz konusu ikiliğin aşınmaya başladığını ve sekülerliğin daha çok cumhuriyet ve cumhuriyetçilik tarafından, dindarlığın ise daha çok kültür ve gelenek tarafından ifade edildiği veya şekillendirildiği yeni bir forma doğru ilerlediğini göstermektedir. Kutupların birbirine yaklaştığı bu yeni form, milliyetçiliğin çağa ve coğrafyaya göre şekillenme ve uyum sağlama kabiliyetiyle birlikte ele alınacaktır. Çalışma, hakim milliyetçilik teorilerini eleştirmekte ve bu tartışmaların gelecekteki yörüngesine ilişkin öngörülerle sonuçlanmaktadır. Bu çalışma çeşitli siyasi ve kültürel bağlamları kapsamakla birlikte, temel seküler-dinsel ikilemine odaklanmaya devam etmektedir. Makalede literatür taraması ve karşılaştırmalı analiz yöntemleri kullanılacaktır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Zamanın Döngüsünde Devlet ve İktidar: İbn Haldun’da Döngüsel Tarih Anlayışı

    Serdar, Erdoğan

    Tarih boyunca insanların bir araya gelerek oluşturmuş oldukları toplumlar, bu toplumların yönetimi, yönetim düşüncesinde ortaya çıkan devlet kurumu ve siyasi ortamın doğası, yüzyıllar boyunca düşünürlerin sıklıkla tartıştıkları ve fikir ürettikleri alanlardan biri olmuştur. Bu alanların nesiller boyu aktarımında ise en önemli görevi; tarih bilimi, disiplini üstlenmektedir. Bu makale, İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinden hareketle döngüsel tarih anlayışı üzerinden felsefesini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu amaca uygun olarak girişte İbn Haldun’un tarihsel olaylara dair yaklaşımının sadece kronolojik bir hikâye anlatımı olarak değil, aynı zamanda toplumsal yapıların, siyasal iktidarın ve insan tabiatının, benzer şekilde devletin döngüsel bir süreç olarak ele alındığı gösterilmeye çalışılmıştır. Birinci bölümde İbn Haldun düşüncesinde önemli yer tutan tarih anlayışının temel kavramları çok derine inmeden açıklanmış, umran fikrinden hareketle özgün düşüncesi ortaya konularak temel bilgiler verilmiştir. Çalışmanın amacını oluşturan ikinci bölümde ise devletin doğuşu, yükselişi ve çöküşü gibi siyasal süreçlerin asabiyet kavramı etrafında şekillenen döngüsel zaman modeli bağlamında nasıl kavramsallaştırıldığı analiz edilmektedir. Sonuç kısmında ise İbn Haldun’un tarih felsefesinin tarihsel olayları anlamada indirgemeci yaklaşımların ötesine geçtiği ve çok katmanlı bir açıklama sunduğunu ve bunu ortaya koyarken son derece özgün bir düşünceyi aktardığı ama bütün bunlara rağmen modern dünyadaki bazı durumları açıklamada yetersiz kaldığı eleştirileri vurgulanarak değerlendirme paragrafı ile birlikte çalışma sonlandırılmıştır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2025
    Husserl’in Fenomenolojisinde Bilinç ve Fenomen Kavramları

    Üner, Aslı

    Felsefenin neredeyse tüm disiplinlerine katkı sağlayan ve fenomenolojinin kurucusu olarak kabul edilen Husserl 20. yüzyılın en etkili filozoflarından biridir. Husserl’in yegâne amacı felsefeyi kesin bir bilim haline getirmektir. Ona göre, deneyime dayanan tüm bilimler felsefe aracılığıyla temellendirilebilir. Her disiplinin yöneldiği kendine ait bir fenomen alanı vardır. Felsefe bu fenomenleri belirli bir ontoloji çerçevesinde inceleyerek bilimlerin ontolojik olarak temellendirilmesini sağlar. Her disiplinde geçerli olmak üzere, dış dünyadaki varlıklarla deneyimlerimiz vasıtasıyla ilişki kurarız ve bunu sağlayan şey bilinçtir. Husserl bilinç ve varlıklar arasındaki ilişkinin temellerini sorgulamamızı sağlayacak bir bilgi eleştirisine ihtiyacımızın olduğunu söyler ve bu eleştiriyi ancak fenomenoloji vasıtasıyla yapabileceğimizi düşünür. Husserl’e göre fenomenler özlerini ifşa ederler ve bu özler saf bilinçte kurulur. Dünya olumsal ve göreli bir yapıya sahip iken temel özelliği yönelimsellik olan saf bilinç zorunlu ve mutlak bir oluşa sahiptir. Varlıkların bilinç olmadan var olmalarına olanak yoktur. Bilinç ise yapısı gereği olmamazlık edemez. Saf bilinç bu noktada Husserl fenomenolojisinin araştırma alanını oluşturur. Bu yazıda Husserl fenomenolojisinin kilit kavramlarından olan fenomen ve bilinç kavramları üzerinde durulacaktır. Husserl’in Kartezyen felsefeden ilham alarak geliştirdiği bilinç anlayışı, günümüzde bilişsel bilim ve felsefe arasında köprü vazifesi gören nörofenomenolojinin doğmasına zemin hazırlamıştır. Fenomen kavramı da 20. yüzyılın başlarından itibaren felsefede önemli bir kırılma noktası olmuş ve çağdaş dönemde birçok düşünür tarafından benimsenmiş, eleştirilmiş ya da yeniden yorumlanmıştır. Bu makalenin amacı, daha çok betimleyici bir yaklaşım benimseyerek, Husserl fenomenolojisini günümüzde de etkisini sürdüren bilinç ve fenomen kavramları ile bu kavramlar arasındaki ilişki ekseninde değerlendirmektir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Transhümanizmin Ontolojik Açmazları: Zihin-Beden, Bilinç ve Benlik Problemleri Üzerine Bir İnceleme

    Yazoglu, Ruhattin; Güçlüer, Fatımanur

    Bu makale, insanın biyolojik ve bilişsel sınırlarını aşma arayışında olan transhümanist düşüncenin, karşı karşıya kaldığı temel felsefî sorunları din felsefesi perspektifinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Transhümanizm, zihin-beden ilişkisini yeniden tanımlamayı, bilinci yapay ortamlara aktarmayı ve kişisel kimliği dijital olarak sürdürebilmeyi hedefleyen bir gelecek vizyonu sunar. Ancak bu hedefler, klasik felsefede ruh-beden dualizmi, bilinç fenomeni ve benlik sorunu gibi metafizik tartışmalarla doğrudan çelişen veya onları yeniden yorumlamayı gerektiren bir yapıdadır. Bu bağlamda, insanın kendini dönüştürme arzusu, sadece teknolojik değil, aynı zamanda ontolojik bir mesele olarak ele alınmalıdır. Makalede, özellikle çağdaş filozofların yaklaşımları ışığında bu meseleler yeniden ele alınmakta, insanın tanrısal taklit yoluyla kendi sınırlarını aşmasının, ontolojik ve teolojik sonuçları sorgulanmaktadır. Çalışma, ruhun ölümsüzlüğü, bilincin kaynağı ve insanın aşkın boyutu gibi din felsefesinin temel konularıyla transhümanist projeler arasında bir gerilim olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, literatürde uzun süredir tartışılmakla beraber, transhümanizmin yalnızca teknik değil, aynı zamanda felsefî ve teolojik yönleriyle de ele alınması gereği, çalışmamızın da merkezî bir vurgusunu oluşturmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Challenging Neo-Orientalism: Muslim Identity and the Israel-Palestine Conflict in Teju Cole's Open City

    Yalcin, Elif Guvendi

    This article explores Teju Cole's Open City (2011) as a profound critique of neo-Orientalist discourses in the post-9/11 era, focusing on Farouq, an Arab-Muslim intellectual in Brussels. Grounded in Edward Said's Orientalism and Hamid Dabashi's neo-Orientalism, the analysis reveals how Farouq resists Western pressures to assimilate or enact commodified versions of his identity, challenging the persistent demand for "oriental fantasy" narratives. The novel situates Farouq's personal struggles within geopolitical tensions, notably the Israel-Palestine conflict, which characters frame as a defining contemporary issue. This perspective counters neo-Orientalist assertions that attribute Middle Eastern instability to inherent cultural flaws, instead critiquing Western imperialism and media distortions. The study contrasts Farouq's revolutionary consciousness with Dr. Maillotte's liberal dismissal of his grievances, exposing subtle neo-Orientalist mechanisms that mask structural inequities under a veneer of openness. Through its dialogic structure and reflective narrator, Julius, Open City fosters authentic intercultural exchange, disrupting monolithic portrayals of Muslim identities. The article argues that Cole's narrative not only contests reductive stereotypes but also positions literature as a vital medium for advocating equitable identity representations in a globalized world. By centering Farouq's intellectual agency and experiences, the study contributes significantly to understanding identity politics and representation in postcolonial literature, underscoring the enduring relevance of Said's critique in contemporary global discourses.

  • MakaleAçık Erişim2025
    İyimserlik ve Kötümserliğin Dindarlık ile Mutluluk Arasındaki İlişkide Aracılık Rolü

    Maraşlıoğlu, Şerife Ericek

    Ruh sağlığı sorunları üniversite öğrencileri arasında çok yaygındır ve bu durum sağlık profesyonelleri ve eğitimciler için bir endişe hâline gelmektedir. Nitekim üniversite öğrencilerinin gelecekteki yaşamlarını iyileştirmek, kişisel gelişim, aile içi uyum, sosyal denge ve ulusal ilerleme için mutluluğunu destekleyen psikolojik bileşenleri belirlemek esastır. Bu bağlamda mevcut araştırma, üniversite öğrencilerinin dindarlık düzeyinin iyimserlik ve kötümserlik tutumlarını şekillendirerek mutluluklarını etkileyebileceğini varsayarak mevcut literatürü genişletmeyi amaçlamaktadır. Çalışma verileri, 18-29 yaş aralığında 672 katılımcı ile demografik bilgi formu, dindarlık ölçeği, mutluluk ölçeği, iyimserlik ve kötümserlik ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Veriler IBM SPSS AMOS ve SPSS eklenti modülü PROCESS programı kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, çalışmanın bulguları, dindarlık düzeyi yüksek olan bireylerin daha az kötümser olduğunu ve bunun da yüksek mutluluğa yol açtığını göstermektedir. Ayrıca elde edilen bulgular iyimserlik ve kötümserlik düzeyine bağlı olarak dindarlık ve mutluluk arasında çok yönlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmanın sonuçları üniversite öğrencilerinin ruhsal refahını desteklemede önleyici ve geliştirici rehberlik programları hazırlamada teorik ve pratik bilgiler sağlayabilir.

    • SDG 3 · Sağlık ve Kaliteli Yaşam
  • MakaleAçık Erişim2024
    Okul tıraşı: foucaultçu bir yaklaşım

    Demirtaş, Haşim

    “İktidar” denildiğinde kavramın zihinde beliren imgelerinden biri siyasal iktidardır. Bu, kavramın dar bir çerçevede algılanması demektir çünkü iktidar, hayatın çok daha geniş alanlarına etki etmektedir. Foucault, iktidar algısına yönelik sınırları ortadan kaldırarak genişletmiştir. Ona göre iktidar, kurumlarda üretilen ve insan ilişkilerinde kendini gösteren bir olgudur ve her iktidar kendi ötekisini yaratmaktadır. Sinemanın toplumu ve insanı anlatan bir sanat olduğu görüşünden hareketle, üretilen bu iktidar örüntülerinin beyaz perdede kendine temsil alanı bulduğunu söylemek mümkündür. Ferit Karahan’ın Okul Tıraşı (2021) filmi, iktidar pratiklerinin nasıl gerçekleştiğini ve bunun da öğretmen-öğrenci ilişkilerini nasıl yapılandırdığını gösteren, Türkiye sosyolojisinin bir kesitinin fotoğrafını çeken bir yapımdır. Bu çalışma, öncelikle Foucault’nun iktidar kavramını özetlemiş, ardından da bu açıklamalar çerçevesinde “öteki”nin nasıl üretildiğini ve okul kurumu içinde nasıl görünür olduğunu sosyolojik analiz yöntemiyle açıklamıştır. Çalışmanın sonucunda filmin Foucault’nun belirttiği iktidar biçim ve disiplin tekniklerini içerdiği görülmüştür.

    • SDG 4 · Nitelikli Eğitim
    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex2TR Dizin1
    İncele
  • MakaleAçık Erişim2024
    Kınalızâde Ali ve Nasîrüddin Tûsî’de Siyaset Ahlâkı

    Kerimoğlu, Özkan

    Doğasında medeniyet olan insanlar bir araya gelip toplumları oluşturunca mutlu bir şekilde yaşamak için belli bir düzene de ihtiyaç duymuşlardır. Çünkü sadece bir arada yaşamak medeniyet ve mutlu bir yaşam için yeterli değildir. Bu yüzden insanlar medeniyet ve mutlu yaşam için gerekli olan düzenin sınırlarını, şartlarını ve ilkelerini belirlemişlerdir. Bireyin ve toplumun mutluluğunu, birlik beraberliğini temin etmek için de bazı erdemleri esas almışlardır. Toplumun her bireyi bu erdemlere göre yaşadığında düzen sağlanacak ve medeniyet kurulmuş olacaktır. Bu gelişimin sağlanmasında siyaset ve ahlâk kavramlarının çok büyük önemi ve etkisi bulunmaktadır. Tarihsel süreç içerisinde siyaset ve ahlâk konusu ayrı ayrı üzerinde en çok tartışılan, konuşulan ve belli bir sonuca varılamayan konuların başında gelir. Ahlâk ve siyaset felsefesi ile ilgili hususlar İslam filozoflarının da temel tartışma konuları arasında yer almaktadır. Muhtemeldir ki bu kavramlar bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da tartışılmaya ve güncelliğini korumaya devam edecektir. Bu çalışmada yaşadıkları dönem itibariyle yazdıkları eserlerle siyaset ahlâkı alanına önemli katkı sağlayan Kınalızâde Ali’nin Ahlâk-ı Alâî ve Nasîrüddin Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî adlı eserleri temel alınarak siyaset ahlâkı ile ilgili görüşleri değerlendirilecektir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2024
    Epifenomenalizme Karşı Epistemik Argüman

    Üner, Aslı

    Bilinçli özneler olarak bizler davranışlarımızı kontrol edebildiğimize inanırız. Fakat epifenomenalizme göre istek, inanç, korku vb. gibi zihinsel durumlar davranışlarımıza bir etkide bulunmaz. Davranışlarımızın nedeni beyinde gerçekleşen nöral süreçlerdir ve zihinsel durumlar fiziksel durumların gölgeleri gibidir. Zihin felsefecileri, ahlaki ve epistemik olarak sorumluluk sahibi failler olduğumuz inancını korumak adına genellikle zihnin nedensel olarak etkili olduğu fikrini yani zihinsel nedenselliği kabul etmeye eğilimlidir ve bu sebeple de zihinsel nedenselliği destekleyen argümanlara başvururlar. Bu agümanlar sağduyu argümanı, ahlaki sorumluluk argümanı ve epistemik argümandır. Bunların içinde epifenomenalizme karşı literatürde en sık kullanılan argüman ahlaki sorumluluk argümanıdır. Bu makalede amacım epistemik argümanın epifenomealizmin iç tutarsızlığını, diğer argümanlara kıyasla, daha açık bir şekilde ortaya çıkardığını göstermektir. Şöyle ki çıkarımsal bilgi epifenomenalistlerin kendi görüşlerini desteklemek için başvurdukları bir bilgi türüdür. Epistemik argümana göre, çıkarımsal bilgi için zihinsel nedensellik gereklidir. Zihinsel nedenselliği reddederek epifenomenalizmi kabul ettiğimizde, çıkarımsal bilgiden bahsedemeyiz ve epifenomenalizmin doğruluğuna inanmak için hiçbir gerekçemiz kalmaz. Sonuç olarak, çıkarımsal bilgi olmadan epifenomenalistler ‘zihnin nedensel olarak etkisiz olduğu’ inancının doğruluğunu bilememek gibi bir pozisyonda kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2024
    Feyerabend's Struggle Against Scientific Dogmatism

    Yeşilçayır, Celal; Arısoy, Ekin

    Science has a very special place for people in terms of understanding what is curious about the universe and the world we live in. However, being a special field does not mean that science is indisputable. Paul K. Feyerabend is a philosopher who has tried to show the dilemmas of the understanding of scientific knowledge especially in the first half of the 20th century, because, according to him, the absolutisation of the standard method and positivist movement of scientific knowledge narrows the field of science. Thus, scientific dogmatism takes the place of religious dogmatism in the past, and in addition to this problem, science begins to come under the command of political power centres. In this context, Feyerabend tries to explain the narrowing of the field of science with the break from historical and metaphysical ties. He puts forward a design of science that includes pluralism against this uniformisation in science. The pluralist understanding both states that science is not the only value in life, that fields such as art, philosophy, etc. are also valuable, and argues that it would not be right to limit science to a single method and theory. It also tries to draw attention to the necessity of a pluralist perspective instead of a reductionist understanding. In this context, Feyerabend puts forward the idea of "epistemological anarchism", which is identified with his name. Such an anarchism, unlike political anarchism, values alternative understandings against the uniformisation of science by detaching it from metaphysical and historical ties. In addition to his struggle against scientific dogmatism, Feyerabend is also against the utilisation of science for power relations. Because the main task of science is the liberation of societies and people. In order for science to fulfil this task, it must be liberated from dogmatism and power centres.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Beyin, Bilinç ve Nedensel Güçler

    Üner, Aslı

    Searle, güçlü yapay zekânın imkânına karşı tasarladığı Çince Odası Argümanı’nın birinci öncülünde ‘beynin bilince neden olduğunu’ iddia eder. Searle’e göre, beyin ve bilinç arasındaki nedensel ilişki ampirik bir gerçektir. Beynin bilinci nedensel olarak meydana getirebilmesi için bunu yapmaya yetecek asgari güce sahip olması gerekir. Bu öncüle dayanarak ulaştığı sonuç ise, yalnızca beyninkine eşit nedensel güce sahip sistemlerin bilinçli olabileceğidir. Diğer bir ifadeyle, herhangi yapay bir sistemin bilinçli olmasının gerekli koşulu, o sistemin bilinci oluşturabilmek için yeterli nedensel güce sahip olmasıdır. Bu doğanın nasıl işlediğiyle ilgili bir olgudur ve bilince sahip olabilecek herhangi bir sistemin en azından beyin kadar “eşik nedensel güçlere” sahip olması gerekir. Örneğin yapay kalpler kas dokusundan üretilmez. Yapay kalp hangi malzemeden yapılmış olursa olsun önemli olan kalbin kan pompalamak için sahip olduğu nedensel güçlerin en azından eşik değerinde nedensel güçlere sahip olmasıdır. Benzer şekilde nöronlardan farklı bir malzemeden yapılmış yapay beyin, eşik nedensel güçlere sahip olduğu takdirde, bilinci meydana getirebilir. Searle böylece beyinlerden daha az nedensel güce sahip yapay sistemlerin ya da insan dışı varlıkların bilinçli olma olasılığını tamamen dışlamış olur. O, bu iddiasını ayrıca panpisişizmin yanlışlığını göstermek amacıyla felsefi rakiplerine karşı da sıklıkla kullanır. David Chalmers'ın The Conscious Mind (1997) isimli kitabı için yazdığı inceleme yazısında Searle, beyinlerin termostatlardan çok daha büyük bir nedensel güce sahip olduğunu iddia ederek panpsişizmin yanlış olduğunu göstermeye çalışır. Bu makalede amacım Searle’ün nedensel güçlerle ilgili iddiasının dayandığı temel olan ‘beyin bilince neden olur’ öncülünün doğru olup olmadığını sorgulamaktır. Searle bu iddiasını desteklemek için herhangi gerekçe ileri sürmez. Ayrıca, bu iddiayı hangi nedensellik teorisine dayanarak öne sürdüğü hakkında da net bir bilgi vermez. Oysa iki olay arasında nedensel bir ilişki olduğunu iddia etmek, o ilişkinin nedensel olduğunu gösteren bir kanıt gerektirir. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak onun nedensellik görüşünü ele alacağım. David Hume'un nedensellik anlayışı, nedensellik hakkındaki birçok çağdaş tartışmanın başlangıç noktası kabul edilir. Searle de Hume’un nedensellik anlayışına yönelttiği eleştiriler üzerinden kendi pozisyonunu netleştirmeye çalışır. Bunun için öncelikle Searle’ün nedensellik anlayışını Hume’a yönelttiği eleştiriler üzerinden analiz edeceğim ve onun iddiasının hangi nedensellik teorisiyle test edilebileceğine dair bir öneride bulunacağım. Searle’e göre, çevresel faktörlerin tümünün sabit kalması koşuluyla bir duruma uygulanan değişiklik diğer durum üzerinde de değişiklik meydana getiriyorsa bu, iki durum arasında nedensel ilişki olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Searle’ün nedensel ilişkileri test etmek için önerdiği bu deneysel yöntem James Woodward (2003) tarafından savunulan müdahaleci nedensellik teorisiyle uyuşmaktadır. Nedenlere uygulanan müdahalenin etkiler üzerinde bir değişime yol açması şeklinde ifade edilen müdahaleci nedensellik modeli son dönemde özellikle bilim insanlarının ve istatistikçilerin en çok başvurdukları nedensellik teorilerinin başında gelir. Müdahaleci nedensellik modelini detaylı olarak tanıttıktan sonra Searle’ün ‘beyin bilince neden olur’ iddiasını test etmek için bu teoriye başvuracağım. Son olarak ise, ulaştığım sonuçların nedensel güçlerle ilgili iddiası açısından ne ifade ettiğiyle ilgili bir değerlendirme yapacağım.

    AtıfTR Dizin1
    İncele
  • MakaleAçık Erişim2024
    Nietzsche ile Darwin Arasında: Snowpiercer (2013)

    Demirtaş, Haşim

    Charles Darwin ve Friedrich Nietzsche, dünya düşünce tarihinde önemli ve tartışmalı bir yere sahiptir. Darwin'in evrim teorisi, zaman içerisinde insan topluluklarına da uyarlanmış ve sosyal Darwinizm, toplumsal ilerlemenin açıklamalarından biri olarak ele alınmıştır. Nietzsche ise sıklıkla Darwinci olmakla ilişkilendirilmiştir. Bu ilişkilendirmenin nedeni, her ikisinin de canlıların hayatta kalmak ve varlığını devam ettirmek için ihtiyaç duyduğu motivasyonları tanımlamalarından kaynaklanmaktadır. Darwin için bu motivasyon, varoluş mücadelesi ve en uyumlular hayatta kalır mottosuyken; Nietzsche için güç istencidir. Film endüstrisi için sosyal Darwinizm ilgi çekici bir başlıktır ve sinemada birçok kez ele alınmıştır. Bu çalışmanın teorik altyapısını sosyal Darwinizm ve güç istenci kavramları oluşturmaktadır. Bu kapsamda, yönetmenliğini Bong Joon Ho'nun yaptığı Snowpiercer (2013) filmi amaçlı örneklem dahilinde seçilmiştir. Bu çalışma, Snowpiercer, sosyal Darwinizm ve güç istenci kavramlarıyla okunabilir mi? sorusuna cevap aramaktadır. Çalışmanın yöntemi nitel içerik analizidir. Çalışmanın sonucunda Sosyal Darwinist bakış açısının filmde kendine yer bulduğu görülmüştür. Bununla birlikte karakterlerin eylemlerindeki temel motivasyon kaynağının hayatta kalma içgüdüsü değil, güç istenci olduğu ortaya çıkmıştır.