Bu dergideki yayınlar

9 →
  • MakaleAçık Erişim2024
    Beyin, Bilinç ve Nedensel Güçler

    Üner, Aslı

    Searle, güçlü yapay zekânın imkânına karşı tasarladığı Çince Odası Argümanı’nın birinci öncülünde ‘beynin bilince neden olduğunu’ iddia eder. Searle’e göre, beyin ve bilinç arasındaki nedensel ilişki ampirik bir gerçektir. Beynin bilinci nedensel olarak meydana getirebilmesi için bunu yapmaya yetecek asgari güce sahip olması gerekir. Bu öncüle dayanarak ulaştığı sonuç ise, yalnızca beyninkine eşit nedensel güce sahip sistemlerin bilinçli olabileceğidir. Diğer bir ifadeyle, herhangi yapay bir sistemin bilinçli olmasının gerekli koşulu, o sistemin bilinci oluşturabilmek için yeterli nedensel güce sahip olmasıdır. Bu doğanın nasıl işlediğiyle ilgili bir olgudur ve bilince sahip olabilecek herhangi bir sistemin en azından beyin kadar “eşik nedensel güçlere” sahip olması gerekir. Örneğin yapay kalpler kas dokusundan üretilmez. Yapay kalp hangi malzemeden yapılmış olursa olsun önemli olan kalbin kan pompalamak için sahip olduğu nedensel güçlerin en azından eşik değerinde nedensel güçlere sahip olmasıdır. Benzer şekilde nöronlardan farklı bir malzemeden yapılmış yapay beyin, eşik nedensel güçlere sahip olduğu takdirde, bilinci meydana getirebilir. Searle böylece beyinlerden daha az nedensel güce sahip yapay sistemlerin ya da insan dışı varlıkların bilinçli olma olasılığını tamamen dışlamış olur. O, bu iddiasını ayrıca panpisişizmin yanlışlığını göstermek amacıyla felsefi rakiplerine karşı da sıklıkla kullanır. David Chalmers'ın The Conscious Mind (1997) isimli kitabı için yazdığı inceleme yazısında Searle, beyinlerin termostatlardan çok daha büyük bir nedensel güce sahip olduğunu iddia ederek panpsişizmin yanlış olduğunu göstermeye çalışır. Bu makalede amacım Searle’ün nedensel güçlerle ilgili iddiasının dayandığı temel olan ‘beyin bilince neden olur’ öncülünün doğru olup olmadığını sorgulamaktır. Searle bu iddiasını desteklemek için herhangi gerekçe ileri sürmez. Ayrıca, bu iddiayı hangi nedensellik teorisine dayanarak öne sürdüğü hakkında da net bir bilgi vermez. Oysa iki olay arasında nedensel bir ilişki olduğunu iddia etmek, o ilişkinin nedensel olduğunu gösteren bir kanıt gerektirir. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak onun nedensellik görüşünü ele alacağım. David Hume'un nedensellik anlayışı, nedensellik hakkındaki birçok çağdaş tartışmanın başlangıç noktası kabul edilir. Searle de Hume’un nedensellik anlayışına yönelttiği eleştiriler üzerinden kendi pozisyonunu netleştirmeye çalışır. Bunun için öncelikle Searle’ün nedensellik anlayışını Hume’a yönelttiği eleştiriler üzerinden analiz edeceğim ve onun iddiasının hangi nedensellik teorisiyle test edilebileceğine dair bir öneride bulunacağım. Searle’e göre, çevresel faktörlerin tümünün sabit kalması koşuluyla bir duruma uygulanan değişiklik diğer durum üzerinde de değişiklik meydana getiriyorsa bu, iki durum arasında nedensel ilişki olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilir. Searle’ün nedensel ilişkileri test etmek için önerdiği bu deneysel yöntem James Woodward (2003) tarafından savunulan müdahaleci nedensellik teorisiyle uyuşmaktadır. Nedenlere uygulanan müdahalenin etkiler üzerinde bir değişime yol açması şeklinde ifade edilen müdahaleci nedensellik modeli son dönemde özellikle bilim insanlarının ve istatistikçilerin en çok başvurdukları nedensellik teorilerinin başında gelir. Müdahaleci nedensellik modelini detaylı olarak tanıttıktan sonra Searle’ün ‘beyin bilince neden olur’ iddiasını test etmek için bu teoriye başvuracağım. Son olarak ise, ulaştığım sonuçların nedensel güçlerle ilgili iddiası açısından ne ifade ettiğiyle ilgili bir değerlendirme yapacağım.

  • MakaleYalnız künye2023
    Hans Reichenbach’s Scientific Philosophy: An Evaluation In Terms of Context of Discovery And Verification

    Özsoy, Seda

    The contexts of discovery and verification established two important stages of the scientific method. Putting forward a new hypothesis is associated with the context of discovery and the act of discovery has been included in the research field of psychology with its irrational characterization as it involves a creative intuition. The testing of the hypothesis fell within the scope of the verification context and was considered as the subject of epistemology or logic, as it was thought to indicate a completely rational process. This distinction, which is generally accepted to be made by Hans Reichenbach, who accused traditional philosophy of being speculative and tended to scientification philosophy, fulfilled an important task in determining scientificity and it has a remarkable position in the positivist scientific tradition. In this article, it will be tried to explain how Reichenbach grounded his scientific philosophy by examining what kind of distinction he makes between the contexts of discovery and verification. The aim of this article is to remind the views of the philosopher, especially in his works Experience and Prediction and The Rise of Scientific Philosophy, to analyze the content of the distinction between the contexts of discovery and verification in terms of the contributions of both those who discuss the issue in a similar way and those who approach the issue critically.

  • MakaleYalnız künye2021
    Tanzimat döneminde modern düşüncenin kendisini gösterme biçimi

    Kahraman, Yakup

    Avrupa’da 17. Yüzyılda kuramsal bir çerçeve kazanan modern düşünce’nin en önemliözelliği aklın doğru yöntemle hakikati bulabileceği iddiasıdır. Bu yaklaşım Aydınlanmadüşüncesinde filozoflar tarafından bütün yaşam alanlarının temel ilkesi olarak değerlendirilmiştir. Bunun yanı sıra olgusallık ve bilimsel veriler ile varlığı, yaşamı anlama veyorumlama çabası 18. yüzyılda paradigma haline gelmiştir. Aynı dönemlerde Osmanlıdüşüncesi ise İslami referansların ve Platon-Aristoteles felsefesinin varlık, bilgi ahlak anlayışlarının etkisi altındadır. Fakat askeri, siyasi alanlarda yapılan yenileşmelerle birliktemodern düşüncenin ilkelerinin Osmanlı düşüncesinde izleri görülmeye başlanmıştır. Tanzimat ile birlikte ise modern düşünceye ait olan akılcılık düşünürler tarafından benimsenmiş bu ilke içerisinde bulundukları kültürel çevre ve İslam-Osmanlı epistemolojisietkisi ile yorumlanarak siyaset, eğitim, hukuk alanına yansıtılmıştır. Dolayısıyla moderndüşünceyi konumlandıran, anlamlandıran çerçevesini belirleyen İslam-Osmanlı epistemolojisidir. Tanzimat düşünürleri modern düşüncenin ilkelerini alımlarken ideolojik birperspektifle değil pratik yaklaşım sergilemişlerdir. Bu çalışmada Tanzimat elitinin içerisinde bulunduğu ontolojik-epistemolojik zemini dikkate alarak modern düşünceye aitözellikleri nasıl yorumladığı gösterilmeye çalışılacaktır.

  • MakaleYalnız künye2021
    Locke ve kant: bilginin sınırları bağlamında bir eskiz

    Öztürk, Ümit; Çıvgın, Ayşe Gül

    Kant, transendental felsefe fikri ile felsefe tarihinin en kuşatıcı ve etkili sistemlerindenbirinin kurucusudur. Bu sistem ana hedefi gereği rasyonalizm ve ampirizmi keskin bireleştiriye tâbi tutarken, bu iki yaklaşımın olumlu yönlerini dikkate almaya da ayrıca özengösterir. Bilindiği üzere transendental felsefenin ilk adımı Saf Aklın Eleştirisi kitabıyla serimlenmiştir. Burada Kant, düşünüş tarzına uygun olarak, ampirist yaklaşımın en önemlitemsilcilerinden Locke’u da farklı vesilelerle mercek altına alır. Kant’ın bakış açısına göreLocke, Deneme adlı yapıtında bir dizi önemli felsefe problemini teşhis etse de bu teşhisteilerleyememiş ve gördüğü problemlerin temeline inememiştir. Sürmekte olan bir araştırma projesinin ilk kısmını oluşturan bu çalışmada biz, Locke ve Kant arasındaki düşünselyakınlıkları, bilgi ve bilginin sınırı bağlamında konu ediniyoruz. Bu şekilde ana hedefimiz,bir yandan rasyonalizm-ampirizm tartışması çerçevesinde Kant’ın Locke’tan nasıl yararlanmış olabileceğini göz önüne sermek diğer yandan ise belirli temalar ekseninde Kant’ınLocke düşüncesini ne yönde geliştirmiş olabileceğine dair ip uçları sunmaktır.

  • MakaleYalnız künye2021
    Bilincin zor problemi

    Üner, Aslı

    Yaşamımızdaki en tanıdık fakat bir o kadar da gizemli yanımız olan bilinç yüzyıllardır felsefecilerin en hararetli tartışma konularından biridir. Yakın zamandan itibaren, beynimizi araştırmaya olanak sağlayan araçların elverişli hale gelmesiyle birlikte bilinç bilim insanlarının da en çok mesai harcadıkları konulardan biri olmuştur. Üzerinde uzlaşılan ortak bir tanımı olmasa da bilinçten bahsederken genellikle öznel deneyimlere gönderme yapılır. Bilinçli olmak öznel ve niteliksel bir deneyime sahip olmak anlamına gelir. Deneyimlerimiz bir takım fiziksel süreçlerle birlikte ortaya çıkarlar. Nesnel fiziksel süreçlerle birlikte ortaya çıkan fakat fiziksel olarak ifade edilemeyen deneyimin ontolojik statüsünün ne olduğu hakkında henüz bir açıklamamız yoktur. Bilincin zor problemi olarak bilinen ve “nesnel fiziksel süreçlere öznel deneyim nasıl ve neden eşlik eder?” şeklinde formule edilen bu soru, makale boyunca üzerinde duracağım temel sorudur. Amacım, konuyla ilgili zorluğun detaylarını ortaya koyduktan sonra zihin felsefesindeki çözüm önerilerinin bir taslağını çizmek ve onları değerlendirmektir.

  • MakaleYalnız künye2020
    Mıchael sandel’in deontolojik benlik eleştirisi

    Tüzen, M. Ahmet

    Kantçı liberal geleneği izleyen Rawls, iyi yaşam kavrayışlarına karşı adaletin önceliğinisavunması ve amaçlarına öncel benlik yaklaşımı nedeniyle Sandel tarafından deontolojikliberal olarak adlandırılır. Rawls’un öğretisi bu bakımdan deontolojik birey anlayışıylabağlantılı olarak tarafsızlık ideali taşıyan ve hiçbir kapsamlı öğretiye dayanmadığını iddiaeden bir siyasal adalet anlayışını merkeze alır. Rawls’un siyasal liberalizm anlayışınıntemelinde bulunan bireyin, yükümsüz/köksüz ve soyut olduğunu savunan Sandel, karşıtolarak kişinin benliğini oluşturan amaç ve değerlere bağlı olduğunu ve bunlardan istediği gibi kendini çekerek soyutlanamayacağını düşünür. Buna göre Rawls’un bireyselliğiyücelttiği yerde Sandel, kurucu/oluşturucu bir yapıda olan cemaatin, kimliklerin ayrılmazbir unsurunu teşkil ettiğini kabul eder.

  • MakaleYalnız künye2018
    Kierkegaard’s Individual-Based Understanding Of Philosophy

    Kahraman, Yakup

    The introduction of its own methods of natural sciences and the increase in the level of influence of these methods on living has shaped modern thinking accordingly. In this way, we can say that especially since the 17th century, philosophy has been systematized according to natural scientific methods. Along with this period, many philosophers have tried to make philosophy a science and to shape the whole philosophical field according to a certain systematic. One of the most important philosophers of this system is Hegel. Hegel claimed that he could reveal the truth of the whole humanity field with the philosophical system he tried to form. One of the most important criticisms of this approach was brought by Kierkegaard. Kierkegaard objected to evaluate and interpret the human being with certain abstract principles and processes, and instead, he introduced an understanding of existential philosophy which puts forward the individual. In this study, the philosophical approach Hegel tried to form and Kierkegaard’s criticism of this philosophical approach were examined and Kierkegaard’s unique aspect was tried to be presented.

  • MakaleYalnız künye2015
    Manifoldness as a Veiled Notion of Critique of Pure Reason: A Clue for Understanding the Transcendental Deductions

    Öztürk, Ümit

    The transcendental deduction of the pure concepts or functions of the understanding is the heart of Kant s Critique of Pure Reason. According to Kant, a conclusive determination of the boundaries of cognitive powers of the mind (Gemüth) essentially rests on this kind of special investigation. What is more, he confidently asserts that transcendental deduction has an inescapable and indispensable aspect for the constitution of metaphysics as an exact science. As it is well-known, the first edition of the Critique published in 1781. Following this publication, in his 1786 dated work Metaphysical Foundations of Natural Science, Kant mentions some serious problems about the formulation of deduction. After a while later, at the second edition of the Critique published in 1787, he completely rewrites the cornerstone chapter of the text. As a result of this alteration, a major disagreement arises among commentators of Kant. In this study, focusing on the manifoldness which is a veiled notion of the Critique, we will try to offer a preparatory discussion for a better understanding of the two different versions of transcendental deductions.

  • MakaleYalnız künye2014
    Varoluşumuzun temel tavrı olarak anlama

    Kahraman, Yakup

    Bu çalışmamızda anlamanın nasıl gerçekleştiği ve temel özelliklerinin neler olduğu sorgulanmaktadır. Bu sorgulamanın nedeni ise anlamanın zihinsel, mantıksal, kurgusal temellerin dışında ontolojik bir süreç olarak kavranılması gerektiğini düşünmemizdir. Felsefe tarihindeki bazı filozofların anlamayı sadece özneye indirgeyerek açıklamaya çalışmalarının ötesinde özne-nesne ontolojisini aşan yapısı ele alınmakta, anlamanın kendisinin ortaya çıkış koşulları, niteliği bu varsayımdan hareketle temellendirilmektedir. Burada ortaya çıkmaktadır ki anlama sadece öznenin bir yeteneğine indirgenemeyecek kadar karşılıklı etkileşim sayesinde gerçekleşen, zamansal, mekânsal yönleri bulunan bir süreçtir. Anlamayı bu yönlerini dikkate alarak irdeleyen Heidegger ve Gadamerin, özellikle anlamanın yapısını oluşturan ön anlamalara ait vurguları, anlamanın tarihsel yapısını göz ardı etmemeleri kanaatimizce bize verimli bir felsefi zemin sağlamaktadır.

Tam Kayıt
AlanDeğerDil
creativeworkseries.issn1301-0875
dc.date.accessioned2026-10-22T10:38:57.131333778Z
dc.date.available2026-10-22T10:38:57.131333778Z
dc.identifier.urihttps://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/gumushane/17489
dc.rightsinfo:eu-repo/semantics/openAccess
dc.titleFelsefe Dünyası
dspace.entity.typeJournal